25 Haziran 2011 Cumartesi

Gözler Değmeden...

Sessiz sedası bir diziydi Asi... onu farkedenlerin yüreğinde çağladı... çoğaldı... belki de akıp giden suyun içine atılan değerli bir taş gibiydi...(şimdi durup düşününce acaba... eline geçen herşeyi Asi nehrine atan Asi'miz bilir miydi bu gerçeği..) bir gün bir çift el... onu oradan alıp parlattı... gün ışığına çıkardı... varlığından ve değerinden başkalarının da haberi oldu... ne güzel...
ayrıcalıklı..,öncelikli olmayı hiç sevmedim kendi yaşamımda... ama ilk kez... itiraf edeyim... ilk kez... mutlu oldum...
65 ülkenin insanının gözü değmeden bizler Asi'mizi izlediğimiz için... izlemekle kalmayıp... kıyısından-kenarından dokunduğumuz için... hem onlar değil miydi... bizim ruhumuza dokunan... hala da dokunmaya devam edegelen...
uçurum gibi bakan dik gözlere... Demir'in ketumluğuna,başka yağmurlarda ıslanmasına razı olamadığımız aşıklara... saçak altında ıslanan iki çift gözün... dillerden daha çok şey söylediğine... bizler tanık olmadık mı... beraber saklanmadık mı... Asi'nin gizli yerlerine... uçsuz bucaksız tarlalarda akşam güneşini izlemedik mi... kah kuruyup çoraklaştık... kah bendine sığamayan taşkın su gibi çağlamadık mı... bölümler boyu...
şimdi,
Asi...
başka ülke insanlarının yüreğine dokunacak... umarım onlarda izlerken bizler kadar keyif alır... hayalle gerçeği sarıp sarmalayıp onun bir parçası olurlar...
ve... olur ya... dilimizden almamasalar bile... dillerinden anlamasak bile...
Antakya'nın kadim tarihinden... aynı gökyüzünü paylaştığımız insanlara...
sevgiler... selamlar gönderelim...
Asi'ye yürek vermiş Asiseverler olarak...
onlarda bizim gibi yazıp okurken... AsiDemir'i birbirinden ayırmasın...
çünkü...
Asi Demir'de...
Demir Asi'de kendini var etti...
her ikisi de aşkı...
İhsan'ı... Neriman'ı... Süheyla'sı... Aslan'ı... Fatma'sı... Ökkeş'i... Ceylan'ı... Gonca'sı... Defne'si... Kerim'i... Ziya'sı Melek'i... Ali'si...Sarmaşık'ı ve dahi Cemal Ağası'yla, Zafer'iyle... Hüseyin'iyle... Asi'ye ruh katan herkese içten teşekkürler...

*naile*, Sohbet Köşesi, 24 Hazirana 2011

mine...

Taş Köprülerin Üzerinde...

Bir diziydi.
Ama bin ayrı unsurdan oluşuyordu.
“Hadi” diyerek kollarını sıvayan, yanlış hatırlamıyorsam kendi babaannesinin yaşadıklarını da konuya iliştiren ve böylece diziye bambaşka bir akışkanlık kazandırıp izleyenlere apayrı bir lezzet tattıran yapımcıdan; senaristlerden; oyunculardan; vaktinde Hatay’a çiftlikler inşa etmiş zevk sahibi toprak sahiplerinden; büyük ya da küçük çiftçilerden; çobandan; sanki sadece baba olmak için doğmuş dedirten eski tip dizlerine kadar bol inip çizmelerinin içinde daralan pantolonuyla İhsan Bey’den; Hatay’ı kuran yapanlardan; Hatay dağlarının koyunlarına kadar çok etmenliydi dizimiz. Moda takip etmek gibi bir derdi olmayan bir çiftlik kızının giyineceği giysileri tasarlayan, kesip biçen ve dikenler çok katkıda bulundular dizinin kişiliğinin, ayrıcalığının oluşmasında. Lastik çizmeler de.

Asla “ben en çok şunu sevdim” diye bir cümleyle anlatılabilen bir dizi olamaz Asi.
Asi’de sevilen tek bir şey yok çünkü. Bir diziydi evet ama bin bir etmenliydi kendini bize sevdiren.
Çok şey var Asi’yi sevmek için, seyretmek için, seyrederken kapılıp gitmek için.

Dört kız kardeş olmak gibi şimdilerde zor bulunur bir ayrıcalık, Cemal Ağa gibi vaktinde yaşadığı her kara sayfayı kapatıp saygınlığa imrenmiş nicenin kurdu, Neriman Hanım gibi aslında filmlerde sıkça kullanılmasa da hepimizin kolayca mutlaka birilerine benzettiğimiz bir tipleme, Aslan gibi başına buyruk olsa bile aslında aslan yürekli ve gerektiğinde iyi bir abi olabilen bir delişmen, Defne gibi her ressamın mutlaka tablosunu yapmayı isteyeceği zarafette, kırık gülüşlü, kırılgan duruşlu narin kızkardeş, Demirgiller’in o sıra dışı öyküsü, Hatay, Hatay’ın doğası, tarlası, ovası, konaklar, daracık eski sokaklar, o eski sokakların eski ve görkemli evleri, şenlikler, yemekler, gelenekler oluşturmuştu dizimizi.
Ve en vurucu yanı erdemli bir sevgiydi dizinin.
Kimileyin taş köprülerin üzerinde sevginin ağırlığıyla sonlanmak istedi tazecik yaşamlar.
Sonlanmışı da vardı onlardan bazılarının evvelce.
Asi de yanaştı bir ara bu sonlanışa. Kurtuldu Demir’in elleriyle Asiye, Asi’nin çamurlu sularından. Melek kurtulamadı.
Hatay’ın hangi köşesindeyseler o köşesi bize unutulmayacak güzelliklerini gösterdi. Şelalelerin olduğu Harbiye’de, çiftliklerin olduğu Reyhanlı’da, Titus Tüneli’nde, at gezintilerinin ıssız sahillerde sarı kumlar üzerinde yapıldığı Samandağı’nda hala biz ayak izleri duruyor sanıyoruz aşıkların, gezinti yaptıkları atların..
Bunlardan bir teki olmasa dizinin atmosferi apayrı olacaktı mutlaka.
Belki de bizim içinde nefes alamayacağımız bir atmosfer olacaktı o bir tek unsurun yokluğu.
Biz işte tüm bu unsurların bileşiminde nefes aldık. Nefes nefese kaldık bir Cuma’dan öteki Cuma’ya. Hala da nefesimiz ensesinde dizimizin. Nefeslerimizi tutarak seyrettiğimiz günlerden , o seyrettiklerimizle avunarak soluklandığımız günlerdeyiz.

Acemi Demirci,Sohbet Köşesi, 23.06.2011


SEYMA...

Rekortmen Yönetmen... Cevdet Mercan

Milliyet Televizyon/25 Haziran 2011
Cevdet Mercan ile Haftanın söyleşisi... Birsen Altuntaş








21 Haziran 2011 Salı

Monte Carlo TV Festivali-En İyi Yönetmen Ödülü

Tuba Büyüküstün ve Murat Yıldırım En İyi Yönetmen Ödülünü verirken...






Film Bitti Ama...

Film bitti. Biz hala sinema koltuklarında oturmaya devam ediyoruz.

Sevgili e.min’in gönderdiği bir habere takıldı gözüm.

“Asi dizisi altmış beş ülkeye birden satıldı.”

Biz hiç şaşmadık elbette bu habere.

Ancak yakında geceleri gündüzleri şaşacak tam altmış beş ülke var şu an.

Hangi gün hangi saatte gösterilecekse o ülkelerde bizim dizimiz, o saatte yollar tenhalaşacak, evlerde yemek çoktan yenmiş, işler halledilmiş olacak.

Televizyon karşısına oturulup, Asi dizisinin önce tek tek notalarla sonra her sesten gelen müziği ile kulaklar şenlenecek.

Fragman bile sanki ilk kez izleniyormuş gibi gözler açılarak seyredilecek her defasında.
Söylenmeyen her duygu için iç çekilecek, bakışlar konuşurken.

İçe atılan her olay için izleyeni tasa kaplayacak, öfkeyle sırtını dönüş gidişlerde.

Saklı köşedeki ağacın altında gözyaşı döken lastik çizmeli kızın acısı, isyanı, kavgası herkesin yüreğinde kıvılcım kıvılcım işleyecek.

Çiftliğin mutfağının sıcaklığı karşısında herkes orada pişen yemeklerin kokusunu duymuş gibi olacak.

Has deriden, çapraz takılan doğal renkli çantaları, gönden çizmeleri, çiçekli ketenden, basmadan, pazenden kıvrımlı giysileri hiç kimse unutamayacak. Bir kadın bunlarla daha bir başka oluyormuş bile diyecek böyle giyinmeyen kadınlar.

Saçları maşalı kızların dayanışması, pirinç karyolanın üzerinde oturup dertleşmeleri, Neriman hanımın uluorta çığlıkları akıllardan silinmeyecek.

Mimari asla unutulmayacak.

Taş işçiliği akıllara kazınacak.

Yer döşemeleri modası geçmiş ama klasik görüntüsüyle apayrı bir hareket kazandırdığı ortamlardan en çok şehir kulübündeki görüntüsüyle gelecek göz önüne.

Herkes çoban olmak isteyecek. Çiftçi olmak isteyecek. Hataylı olmak isteyecek.

Dara, zora girenler kendini bir tünelde hissedenler, Demir’in Titus Tüneli’ndeki haykırışını hatırlayacak.

Ancak ne zaman Cemal Ağa ölecek bir sarsıntı geçirecekler. Dizide yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu ilk kez o zaman düşünecekler.

Sonra Aslan’ın hep ürkütüp korkuttuğu çiftlik çalışanı genç kız köyüne gönderilecek.

Sonra Aslan’ın kardeşi Sevinç çıkacak diziden.

Ziraat mühendisi Sevinç Ankara’da işe girip Hatay’dan ayrılacak.

Almanya’daki akraba mühendis çocuk Almanya’ya gönderilecek gerisin geri. Ona Asi’yi unutmak düşecek.

Hatta Kerim’in kız kardeşi de gidecek.

Melek ölecek.

Dizilere giren de olur çıkanda ama bu çıkışların öyle sıradan olmadığı Cemal Ağa’nın ölümüyle hissedilecek ilk, başka hiçbir seçeneğe meydan vermeksizin.

65 ülke işte bunları yaşayacak 71 hafta boyunca.

Dizi bitecek ama onların dizisi olarak belki oralarda da internet sayfaları kurulacak.

Buralarda belki yeni dostluklar edinilecek belki çok zaman önce uzaklara gitmiş bir sevdiğiniz arkadaşınız orada karşınıza çıkacak ve daha rumuzunu görür görmez “bu kesinlikle o” diyecekler.

Biz bu filmi izlemiştik.

Film bitti ama biz hala sinema koltuklarında oturmaya devam ediyoruz.

Acemi Demirci, 21.06.2011


Alıntı...

Monte Carlo TV Festivali Resimleri - 2




*marel'den alıntı...



*dejana84'den alıntı...



*cryss'den alıntı...

18 Haziran 2011 Cumartesi

Global Asi...

Asi Dizisi altmışbeş ülkeye birden satıldı...


Milliyet Televizyon, sayı 297, s.8, 18 Haziran

16 Haziran 2011 Perşembe

Ses Getiren Sevgiler...

Ne başta kavak yellerinin estiği bir dönemde biri diğerine tutuldu bu sevgide ne başka başka tatlarda yaşanan bir sevgiydi özü. Ana sevgisi, yurt sevgisi, tabiat sevgisi, ağaç sevgisi cinsinden değildi.

Ses getiren sevgilerden. Öyle bir ses ki hala her yere ulaşıyor, çınlıyor, yankıları dünyadan geliyor. Ödül halinde.

Benim için bir ilkti bu sevgi.Böylesi bir sevgi ne eşe duyulan, ne anababaya duyulan ne de benim deli gibi sevdiğim tabiata, ağaçlara, kuşlara duyulan sevgidendi. Yeni ve bilindiklerin dışındaydı.

Bu sevgi sadece biz diziye duyulan yepyeni bir türdü.
Meğer nasıl da susadığımız bir sevgiymiş dizi sevgisi. Ama dizinin adı Asi olunca duyuldu bu sevgi.

Ruhumuzun derinliklerine kök salan bu dizide ne kadar da bulmak istediklerimiz varmış. Erdemli aşk, tabiatın koyusu, tarlanın uzayıp gideni, lastik çizmeli kız, kardeşlik, düşmanlıkların dostluğa dönüşmesi, sevginin nefrete üstün gelmesi, demir yüreklerin pamuklaşması, mimarinin görkemiyle gözlerimizin şenlenmesi, eski konakların vakuru, taş evlerin büyüsü, çiçekli kumaşlardan tiril tiril giysilerin uçuşması, ova rüzgarında savrulan saçlar, bazen de sığınacak kuytu bir köşedeki bir ağaç altı.

Dizinin tanıtım gösterimleri sırasında mısır tarlası arasında dolanan bir kız gördüm.
Güzel bir kızdı ama önce tarlalar ve hiç vurgulanmayan tabiat, ziraat çekti dikkatimi.Çünkü benim ruhum çiftçi kendim apayrı bir sektörde olsam da.Eh, ekmişliğim, dikmişliğim, budamışlığım da var.

Bitkileri tanırım yapraklarından, renklerinden, daha uzaktan.Otların çoğunun Latince adlarını bile bilirim.Asma çubuğu nasıl dikilir öğrendiğimde dokuzumda bile değildi.
Yani dizi seyretmem için en önemli ölçütlere sahipti Asi. Ama seyretmeye devam etmem için bunlar yeterli değildi.

Önce sadece bu kadardı bendeki önceliği Asi’nin ama sonraları sadece bu kadarla kalmadı. Buradaki tüm arkadaşlarda da ben de dizi olmaklığın ötesine geçti ben bile nasıl olduğunu anlamadan.

Dizi başlamadan birkaç ay önce çıktığımız Gazi Antep ve Hatay turunda seyretmeye doyamadığım, binlerce resmini çektiğim, evin ev olmaktan çıktığı ve dışının başka içinin bambaşka bir sanata dönüştüğü ora mimarisinin inceliklerinde gezinmek, Hatay Ovası’nın esintileri sanki yüzüme değermiş gibi ferahlamak, sadece bir dizi değil de gelenekleriyle, şenlikleriyle, aile yaşantısıyla, töresiyle, el sanatlarıyla, adetleriyle bir kültürün içine girmek , zahterli yemekler, kekik salatalı sofralar, künefeli ağız tatlarının taa içinde olmak canevimden yakaladı beni.

Beni yazsam da aslında hepimizi. Burada ben demek biz demek. Asi demek sadece lastik çimeli bir kız değil o lastik çizmeli kızı ve çiftlikleri, Hatay’ı yazan kalemlerin tümü demek. Biz demek.

Bugün hala Asi diye bir olguyu yaşatan, söyleten, söylenmesi için her yere yetişen, “Efsane Dizi” oylamaları boyunca gözünü gün boyu bilgisayardan ayırmayıp, bilgisayarlarının ok imi bir Asi dizisinde bir Evet düğmesinde gezinen bizler, dizimizi Efsane dizi yapmakla noktayı koymadık. Aslında o bir başlangıçtı. Efsaneler hiç unutulur mu? Söylenegelir kuşaklar boyu. Söyleyeduruyoruz işte biz de, önce başka yerlerde şimdi de burada.

Dizimiz aslında bir uyarlamaydı.Jane Austin’in dört kız kardeş etrafında geçen Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur) kitabından. Dizi konuyu öylesine içselleştirdi ki o konu sanki sadece Hatay’ın dar sokakları, Samandağı’ndaki onlarca yıl önce yapılmış çiftlikler, Titus Tüneli, Hatay konaklarından başka bir yer için yazılmadı, sevdalar, nefretler, öfkeler, acılar, sevinçler başka yerlerde yaşanmadı, yaşanamaz düşüncesi aldı gitti.

Metropol hayatının koşturmacasında gökyüzünün sadece iki blok arasında kalan avuçiçi kadar bir kısmını görenler olarak geceleyin pencereden dışarı başımızı dışarıya uzattığımızda koca samanyolundan yalnızca bir iki yıldızı görmemize izin veren daracık boşluklardan o iki yıldızı gördüğümüze sevineler olarak Asi dizisinin görselliğinde yeşile büründü evleriniz. Odalarımız tarla oldu, harman oldu. sabah evden çıktıktan sonra trafikle boğuşup kirli havada işe gidip akşam bu işlemi tekrarlayarak eve döndüğümüzde vakit geçirilen en önemli yer televizyon başları çoğumuz için. Televizyonun karşısında oturmaya değecek izlentilere de her an rastlamayabiliyoruz. Ben rastlayamamıştım en azında. Asi’yi seyredene kadar.
Ama bir kere rastladım. Hem de ne rastlayış. O ilk rastlantının ardından tek bir tarih aklımızdan. Cuma günleri saat akşam sekiz.

Müziği ayrı bir güzeldi. Yağmur damlaları gibi düşüyordu notalar. Ruhumuzu yıkıyordu içtenliği. Cuma sekizde ev bu müzikle doluyordu, sadece müzik değil, Hatay bizim evlerimize doluyordu. Bir sevgiyle, ardındaki nefretle, sevgi için dökülen gözyaşlarına ve evvelce dökülmüş gözyaşları arasında kah üzülüp kah seviniyorduk.
Dizimizin adı Asi’ydi. Kendisi de asi biz diziydi. Seyircisi sürsün istedi. Dizi asi ya sürmedi bitti. Asi seyircisi diziden de asi. O biter ama asi dizisi sadece televizyonda biter. Hala her yer Asi. Hala yeni sayfalar açılıyor. Biz hala buradayız. Hem de sadece Cuma günleri saat akşam sekizde değil. Her gün, her an buradayız.

Acemi Demirci, 16.06.2011


ESRA'dan alıntı...

Rüzgar...

Bir habercidir rüzgar...gökyüzünün büyütüp bizlere seferber etmiş olduğu bir gönüllüdür bana kalırsa..bir anda dolaşıp yeryüzünü tüm kötülüğü ,çirkinliği ,insanlıksızlığı silip süpürendir..,hoop diye arınmış bir yeryüzü verendir...ha fazla sürmez o temizlik,kısa sürede bir insacağız kirletir..ama..rüzgar sabırlıdır ezelden bir ıslıkla gelir yeniden icra eder mukaddes vazifesini..ona da düşen budur bu alemde..

dünyalar kadar eskidir o rüzgar...

ve bazen en yavuz gerçek tohumlar eker..dünyaya aşk diye bir şey getirir...en asil görevidir..

güzel bir kızın yüzüne gelir ..saçlarından geçip gözlerine uğrar toprağa suya ve havaya uğradığı gibi..bütün evren güzelliğini bir bakışta toplar başka bakış görür..ve sonra işte 'Parıltı' olur..

ateşten bir nehir akıyordu ruhumla o ruhun arasından
bahsetti ona halim aşkın bu umulmaz yarasından.
vurdukça bu nehrin aksi...
kaçtım o bakıştan,o dudaktan

Kaçılmanın,gitmenin,terkedilmenin,sessizliğin durağı hep bir dar sokakta,tozlu yollarda buluşan gözler oldu..eller buluştu..bazen de dudaklar..ve hatta bazen gözyaşları..

kavuşmaları kadar ayrılıkları da güzeldi Asi ve Demir'in..ve hatta yan yanayken kaybetme telaşları da güzeldi..özlemleri de güzeldi..sarılırken hasret kalışlarıda..sarılınca aşktan kaybolmalarıda..yarım kalınca sersemleyişleri de..tamamlandıklarında yüzlerindeki o eşsiz ferahlamada...

Parmağını Demir'in yüreğindeki acılara götürdü Asi..belki yandı parmağı ama acımadı..Demir sırtını dönüp,gözlerini kaçırınca yandı yüreği...o zaman da Demir sessizlikler yığının arasından sabrını çıkardı..ve en büyük kılıcı oldu..demirden de kuvvetli kılıcı...

bazen yanlızca sevdiler...bazen yanlızca ellerinden gelen bu oldu..şartlar gereği sadece sevdiler ...ve en büyük yaptıkları.. daha çok..daha çok sevmekti...ve Allah'ım ne güzeldi...şimdi gözyaşlarının karıştığı öpücükleri görmek bir kere daha ,ne güzel olurdu..

aşkı hem en saf hem de en ateşlisiyle izledik..

bütün bu saçmaladığım cümlelerden sonra...

son cümlemi bulamadım..gelmedi...şey mi desem..ıımm...'diziydi.!!'

TUBASİ /www.dizifilm.com, alıntı tarihi 16.06.2011



zinedn@n'dan alıntı...