30 Eylül 2011 Cuma

Geleceğin kardeşlerine...

...
bu sayfalara uğrayamadığım her gün... asırlar kadar uzun geliyordu zaten...
uğradım... ne göreyim... Sevgili AcemiDemirci'ye günümüz yetmemiş... yüz yıllar sonrasına belge bırakmış... ben durur muyum...
ben de kendi... MÖ'mi yazarak başlarım...
yıl... 2007...
çalışma yaşamımın son dönemlerinde işlerimizin en azından bir kısmını bilgisayarla yapar olmuştuk... bolca sayılar gelir geçerdi klavyeden ekrana...
ama... bir dizi izledim... her şey değişti... bundan sonra ne işime yarar dediğim... uzunca süre edinmemek için ev halkına da terör estirdiğim (bu bir itiraftır ayrıca...) bilgisayar, geldi ve yaşamımın baş köşesine kuruldu... bir haşır-neşir oldum sormayın...
içinde ne kadar Asi geçen paylaşım alanı varsa... çoğuna göz gezdirdim...
yüreğimde yer edenlere üye olup... başladım yazılara...
ama baktım...
ı-ıhh... bir şeyler eksik...
ben bu diziyi kayda almazsam olmaz dedim... önüme çıkan kapasite sorununu bizim evin teknolojiden sorumlu bakanı küçük kız kardeşle hallediverdik.
ohh...
bizim pc'nin kapasitesi... Asi'nin... uçsuz bucaksız tarlaları gibi...
megabayt... cigabayt... bayt... bayt... başladım kayıtlara...
olmadı... yine bir şeyler eksik...
ee... kaydettiklerimizi cidi'lere... dividi'lere aktarmadan olmaz...
yine küçük kız kardeş... Hüdayda diyarından yetişti yardıma... günlerden bir gün... kapıya gelen kutudan bir kayıt ve gösterme aygıtı çıktı...
kim tutar beni...
eller... "bas bas paraları Leyla"ya diye dursun... ben Asi bölümlerimi bastırdım... o cidi'lere... dividi'lere... Asidostlarım ile bile paylaştım...
sonsuza dek sürecek 71 bölümü bir kaç teker içine sığdırdı... gözünü sevdiğimin teknolojisi... (yıl... 2400'den nasıl görünür bilmem ama... bugün böyle... )
ancak;
şimdi aldı mı beni bir dert...
ev halkına... her zaman... her durumda...
önce benim "Asi'lerim" kurtarılacaktır... der dururum...
ya benden sonra... ?
hem de çooookk sonra...
bir kaç asırlık sonralardan...
ama onun da çözümünü kendimce bulur gibiyim... de...
de... dedirten ufak tefek engellerim var...
bulduğum çözüm için... araziye çıkmam gerek...
ama bu aralar diz bağlarım yırtık...
ne işin var demeyin...
neden mi araziye çıkacağım...
şöyle bir kaç düzine daha Asi Dvd'lerinden hazırlayıp... toprağa gömeceğim... üzerine... baraj... beton yığını konutlar yapılmayacak olan yerler bulmam gerek...
işe... Kozcuoğlu tarlalarından mı başlamalı acaba... ne dersiniz...

insan denen canlı... meraklıdır... yapısı gereği...
binlerce yıldır çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış özel ve güzel bir coğrafyada yaşıyoruz...
kimileri... tarih için... kimileri tahrif için kazar durur toprağı...
işte... 2400'lerde de... insanlar geçmişlerini merak ederlerse...
geçmiş de çoğunlukla toprağın altındadır ya...
işte onlara kolaylık olsun diye... Asi Dvd'lerini oraya... buraya... elimin değidiği her yere gömeceğim...
ve ... ne olur bunu çevreyi kirletme olarak almayın...
ki...
bizler...
bizden önceki yüzyıllarda yaşamış sevdalara bugün bile tanıklık ederiz...
bizden sonrakiler de ... eğer... hala... sol yanlarında çarpan bir yürek taşıyorlarsa...
kendilerinden önceki yaşanmış sevdalara tanıklık etsinler...
bu sevdanın adı da Asi olsun...
sevdayı sevda yapan... AsiDemir'i tanısınlar...
tozlu köy yollarının... mağrur prensesinin ...
dili ketum ama... bir bakışı... binlerce söz söyleyen genç bir adamın...
kadim zamanların şehrinin...
bereketli toprağının öyküsünü öğrensinler...

Tanrı... herkese uzun ve sağlıklı ömürler versin...
ama...
2400'e erişmekte zorlanacağımız kesin...
DNA'larımız... yeniden bir araya gelir mi... bilemem... beni aşar...
ama... toprak... kendine emanet edileni saklar... .

o günlerde... yaşam sürecek birileri de mutlaka toprağa el atar...
ne görsün... *naile*nin geleceğe bıraktığı yegane mirası ... Asi Dvd'leri...

ey... 2400'lü yılların kardeşi...
teknolojimize gülme...
bu tekerler de ne deme...
bir yolunu bul... otur... izle...
bulabilirsen... Asi için... kimler ne yazmış... bir göz gezdir... Asi-demir.com tavsiye edilir...
sana da benim gibi... gecenin bir yarısı yazı yazdırmazsa... izleyeceğin ASİ... ne olayım...
ve sen de kendi teknolojinle onları çoğalt... senden sonra geleceklere bırak...
bugünün ol tarihi... 26 Eylül 2011...
yazan da... *naile*


*naile*, Sohbet Köşesi, 26 Eylül 2011


MERVE61

24 Eylül 2011 Cumartesi

2400 yıllarında...

71 bölümlük bir dizi başlamış ve bitmiş. İki bin yılının ilk onunda. Ardında 71 bin iflah olmaz tutkun bırakarak. O tutkunlar ki bir tutunmuşlar o diziye, bir tutunmuşlar bırakmamacasına. Midyelerin iskele ayakların tutunması gibi. Sımsıkı.

Dizi bir defne ağacıysa Hatay bayırlarında akan Asi kenarında, tutkunları sarmaşık olmuş. Dolanıp durmuşlar ağaca. Dalı olmuşlar, yaprağı olmuşlar sanki defnenin. Öyle tutunup kalmışlar.

71 haftanın ardından anlatadurmuşlar 71 hafta boyunca izledikleri dağları, tepeleri, tarlaları. Ve o dağlardaki, tepelerdeki, tünellerdeki, tarlalardaki bir gizli saklı sevdayı. Gizliliği saklılığı kalmayınca da istenmeyen sevdayı. O hasım ailelerin birbirlerine sevgilerini söyleyemeyecek kadar gururlu sevdalılarının gözyaşlarını gözyaşlarıyla izlemişler. Ama sevda dalgasının kıyıdaki tüm nefretleri yıkayıp derin mavi sularda arındırdığını da anlatmışlar torunlarına onlar da torunlarının torunlarına.

Anlatmış tutkunlar, taş evli çiftliğin kızı ile yan çiftliğin oğlunun aşkın. Yetmemiş yazmışlar. Söyleyegelmişler. Sonraları da söylenegelmiş bu sevda. Artık anlattıkları sevdanın bir dizi sevdası olduğunu herkes unutmuş. Ferhat ile Şirin’den, Kerem ile Aslı’dan sonra hemen onlar akla gelmiş ilk. Bir de “Asi’ye ile Demir’in sevdası var” diye eklemişler destansı aşklardan bahsederken. “Onlar da Hatay’da yaşamışlar. Kız, çiftlik kızıymış. Büyüdüğü yerlerden hiç çıkmamışmış dışarılara. Belki yakınlara gitmiş ama başka yaşamlara yabancıymış. Lastik çizme giyermiş. Saçları upuzun ve maşalıymış. Gözleri Asi Nehri’nin yosunlarına boyanmış. Zengin kızıymış, ağa torunuymuş ama fakirliği de bilirmiş. Babasının borçlarını ödemek için yan çiftlikte işçi olarak bile çalışmış, sevdiği oğlanın yanında. Oğlan patron, kız işçi olmuş hatta. Ama oğlan hiç hissettirmemiş bunu. Oğlan da vaktiyle kızın babasının yanında çalışan bir işçi kızın oğluymuş. İftira atılmış annesine, hırsız tutmuşlar kadıncağızı. O da gururuna yedirememiş bu iftirayı. Canına kıymış Asi sularında. Çocuklarını da yanında götürmek istemiş ama oğlan kurtulmuş. Küçük kız kardeşini de kurtarmış. Sonra onları teyzeleri büyütmüş uzaklarda, ta İstanbul’da. Teyzesinin kocası pek tekin bir adam değilmiş. Nasıl işlere karıştıysa yaptıysa çok zengin olmuş adam. Sonra da tüm mirasını karısına bırakıp ölmüş. Teyze de kendine –öldü- denilse de öldüğüne inanmadığı oğlunu bulmak için yollara düşmüş Hatay’a doğru İstanbullardan. Aradığı oğlunun babası, çiftçi kızın babasıymış meğer. Oğlunu aramaya gelmiş. Oğlu bellediği ölen ablasının oğlu tutup hasım çiftliğin kızına gönlünü kaptırmış. Kız güzelmiş güzel olmasına hem de çok, iyi yürekliymiş de. Gel gör ki onun yaşadığı çiftlik düşman çiftlikmiş. İki çiftlik arasında aşk olmazmış. Dostluk bile olmazmış hatta. -Olmaz bu sevda- deyip, kestirip atmış teyze de kızın ailesi de. Ama ne oğlanın kalbi ne kızın kalbi dinlememiş hiç kimseyi. Hatay yeli onların başında esmiş. Akılları uçup gitmiş birbirine. Sonra oğlan alıp başını çekip gitmiş. Kız yol gözlemiş yıllarca. Hatta bir de kızları olmuş. Kız, izini bulmuş sonraları oğlanın ama gururu onu hep engellemiş. Derken oğlan çok hasta olmuş. Kız imdadına koşmuş. Kızın ve kızının sevgisi ile oğlan iyileşmiş” diye bir başka destan anlatılmaya başlanır dört yüz yıl sonra, 2400 yıllarında Hatay ovalarında, Ankara’da, İstanbul’da, Almanya’da, Arabistan’da, Güney Amerika’da.
Acemi Demirci,Sohbet Köşesi, 21.09.2011

zinednah

21 Eylül 2011 Çarşamba

Bir su sesi gelsin...

Tarla tapan olsun da gezinecek, eller ekinlere değerek dolanacak. İster buğday dikili olsun ister ayçiçeği. Ya da mısır. Yeter ki bir tarla olsun. Maydanoz tarlaları etrafı yeşilin koyusuna bürüsün. Bir mısır tarlasında upuzun boy vermiş mısırları elleriyle aralayarak geçen toprak sevdalısı, toprak gönüllü, tevazusu da var, diklenmesi de ama en önce bir çiftliğin çiftçi kızı olsun da. Adı ASİ’ye olsun.

Buğday başağı sarısı, toprak alası, nehir yosunu renklerinde eğleşmek olsun da. Bir koca ayçiçeğinin yanında koca gülümsemeyle gezenler olsun da tek. Çit olsun çubuk olsun. At olsun, at binilecek ıssız ve dingin sahiller olsun. Gözümüz de gönlümüz de doysun her türlü sevdaya. Tabiatından, karasevdasına.
Bir yel olsun, karşı dağlardan esen. Karşı dağlar mor olsun. Bazen başı bulutlu olsun. Gizli köşe olacak ağaç altları olsun tepelerinde. Bir geçidi de olsun, zorlu. Adı Titus Tüneli olsun. En dinmez isyanlarda akla ora gelsin. En dar tünellerden geçerken gerçek hayatta; diz çöküp haykırılacak yer olsun.

Kardeşler olsun etrafta. Öyle bir iki de değil hem. Hatta sonradan bilinme, bulunma bir abi bile olsun. Adı Aslan olsun.
Bir şehir olsun aramayla bulunamayacak. Binlerce yılın yükünü de taşımış sefasını da sürmüş. Güngörmüş bir şehir. Görmüş geçirmiş. Binlerce el onu oymuş, yontmuş olsun. O şehir, işlenmiş taşlarla güzelleşmiş olsun.

Çağlayanlarıyla gürlesin. Tarih koksun. Kültür tütsün. Sokakları dar olsun. Pencereleri, kapıları nakışlı olsun. Adı Hatay olsun. Ora dağlarından sökülmüş taşlardan bir çiftlik olsun. O çiftlikte tavuklar olsun, ördekler kazlar olsun. Terası esintili olsun. Avlusunda kızlar gezsin, gerçek anne kadar gerçek bir kadın dolansın mutfakta, kahyanın karısı. Adı Fatma olsun.

Bir su sesi gelsin hep kulaklara. O unutulmaz müzik çağıldasın. Kah Asi nehrinden kah ASİye’den. Tarlalardan, dağ eteklerinden geçsin nehir. Ters de aksa, aksın olsun varsın. Üzerinde taştan köprüler kurulu. Adı ASİ olsun.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 19.09.2011.

nls

Cezalandırıcı Sevgisi Oranında...

…beni de bir garip etkileyen bu 'ayçiçekleri' sahneleri ile ilgili nasıl iki kelam etmeden geçerim sayfalardan. … … bir türlü uzaklaşamamıştım ayçiçeklerinin geçmişten ve doğalarından getirdiklerinden... sadece asi-demir değil, benim için ayçiçekleri de o sahnenin vazgeçilmezidir, altın oranlarıyla, mitolojik zamanlardan kalma kıskançlığı simgeleyen anlamlarıyla... o sahnenin sahibidirler Asi ve Demir'le birlikte.

Çok düşünmüşümdür, bu sahnenin çekiminin bilinçli olarak mı bu ortamda yapılıp yapılmadığı konusunda. Vakitleri var mıdır onca koşuşturmaca arasında böyle detaylarla uğraşmaya... Ne yazık ki bu bağlantılarla Asi-Demir'i yaratmaya uğraşamayacak kadar aceleleri olduğu sonucuna vardım her defasında. Asi etkisi altında kalanların bir türlü anlaşılamaması, seyirciyi görünmez bağlarla bu diziye bağlayan detaylardan hiç haberlerinin olmadığının kanıtıdır sanıyorum. Yoksa bu bağlılığa bu kadar kadar şaşılmazdı... … …

... gözüm eskiden de Asi-Demir'den başkasını görmüyordu... şimdi de öyle... görmeyi bilen ve isteyen için öyle bir dünya serildi ki gözlerimizin önüne... seyrede seyrede, yaza yaza, çize boza bitiremedik hala. Zorlandım mesaja alacağım sahneyi ayırırken o kadar çok ve o kadar güzel enstantane var çünkü alınabilecek... onların böyle zamanlarında, bölük pörçük anlatabildiklerim, bana hissettirdikleri... biraz sayıklar gibi ortaya çıkarmayı başardığım duygularım... belki bu gün daha anlaşılır...

“… Gözalabildiğine ayçiçeği tarlası... yeşil saplarının üzerinde nasıl da mağrurca salınıyor kozmik fiziğin anahtarları, bu papatya familyası. Sanki bilmiyormuşum gibi, sanki bıktıracak kadar yazagelmiyormuşum gibi Asi-Demir’de hissettiğim mucizeleri, uyumu... kışkırtıyorlar daha da beni... ‘İşte bak doğanın altın oranı... aldık aramıza onları.’ Ne yorgunluk artık bu tesadüfler, ne de dermansız bırakılış... bir tür bakakalış. Okuduklarımla, gördüklerimle, inandıklarımla... benimle bu dizide buluşanlarla... hayal gücümü zorlayanlarla... sınırlara taşıyanlarla, kalakalış orada. Tanımazlıktan gelemiyorum bu defa da... bir kıskançlık miti dokunup dokunup kaçıyor aynı zamanda bana... her gün doğumunda tanrısına dönen o su perisinden farklı değil asi kızda... cezalandırıcı, sevgisi oranında. Kaskatı kesecek Asi’yi kıskançlık da... Saçları... birtek saçları teslim olmayacak onunda... dönecek adanmışlıkla tanrısına daima. Altın oran ve kıskançlık... kucaklıyorlar benim uçuk kaçık hayallerimde birbirlerini burada. “ (e.min yorumlar, 6 Haziran 2010)


e.min, Sohbet Köşesi, 17 Eylül 2011


Günebakan çiçeklerinin düşleri...

Bir günebakan öyküsü paylaşmak istedim...Her şeye rağmen yüzünü güneşe aydınlığa çeviren, güneşe olan aşkını haykırır... Tıpkı Asidemir gibi... her şeye rağmen her beden dilinde aşklarını haykırdılar...

'Ekmeğin bir öyküsü var, ve suyun, toprağın, bulutların, yağmurun... doğanın bir öyküsü var. Ve toplumların, tıpkı üretici güçlerin ve üretim ilişkilerini, sınıfların bir öyküsü olduğu gibi. Her birinin ve her anının öyküsü bir önceki durumdan farklı özellik ve argümanları, bilgiyi taşır bünyesinde. Ve bizler yaşadığımız sürece durmaksızın ilişki içindeyiz doğayla ve yaşamla. Önemli olan bu ilişkinin niteliği, hangi bakış açısı ve dünya görüşünden beslendiğidir.''

Tüm bitkilerin gelişiminde güneş belirleyendir. Onların güneşle ilişkisi, farkında olmayıştan dolayımlılığa, geniş bir yelpazede dolanır durur. Bir tek günebakan çiçekleri; bir o, ölesiye önemser güneşi. Hepimiz tanırız onları, ama bilir miyiz hepimiz, nasıldır günebakan çiçeklerinin düşleri, nicedir düşünceleri? Uzun yeşil boyunları üzerinde kocaman, neşeli, enerjik, sarı bir coşku patlaması. Karanlıklara inat kocaman bir kahkaha. Güneşe sevdasını bir tek o haykırır yaşamı boyu. Bir tek o, aydınlığın tutkulu takipçisi. Taç yapraklarının ezgisi dolanır doğayı biteviye: Güneşe bakın, güneşe bakın... Günebakan, öncüsüdür doğanın. Güneş yoksa yaşam yitirir anlamını. Onun sarışın kahkahası yalnız güneş içindir. Doğadaki özgürlüğü güneşle ilişkisinin niteliğindedir...

Güneş öznesidir onun, aydınlığından beslenip olgunlaştığı. Yaşama dair her şeyi öznesinden öğrenir. Ve tüm yaşamı güneşle bütünleşme çabası. Uzatır taç yapraklarını, başını uzatır yolunu aydınlatan enerji kaynağına. Her gün yeni baştan düşer yollara. Sonsuz bir sabırla izler özenin ışıltılı hattını. İzler; güzleri, beyni, yüreği güneşe odaklı...

Güneş ve günebakan çiçekleri... Doğanın yeniye, ileriye yolculuğunun özne ve neferlerinin hikayesi. Her bir güne bakan çiçeği kocaman bir aile. Sayısız çekirdeği bünyesinde taşır her biri. Farklı renk, çap ve yoğunluğuyla her çekirdek birbirine, çiçeğe ve özneye sorumlu. Farklı olsa da boyutları, aynı tutkuyla çoğaltırlar özütü. Ve bilirler anlamsızlığını bir başınalığın. Gözleri özneye odaklı ve birbirine değer omuzları. Uyum ve dayanışmanın doruğu günebakan çiçeğinin merkezden çepere doğru güneşe kesmiş çekirdekleri. Büyütür her biri içinde güneşi ve çiçeği. Güneş, çiçekte ve çekirdeklerinde görür kendini. Çekirdek; o muazzam bütünleşmenin doğadaki simgesi... Güneş-günebakan çiçekleri ve onların çekirdekleri döner, ağar, ulanır ve yükselir. İçerir her biri diğerini kendinde ve her biri içerilidir diğerine. Ve dönüşür günebakanda öznenin besini bir başkasına. Dönüşür şeffaf, duru bir akışkana. Ve yayılır tüm yoğunluğuyla. Özne ve günebakan çiçeği bir başka düzlemde şimdi, yeni ve ileri.'
(Mutlu Şahin, Deneme, Günebakan çiçeklerinin öyküsü)


Sevgilerimle...

CEYHAN, Sohbet Köşesi, 17 Eylül 2011


17 Eylül 2011 Cumartesi

Günçiçeği

Apollon ile ilgili bir efsane daha...
Bu sefer karşısında Daphne değilde Okeanos'un narin yapılı, güzel Klytie'si vardır. Daphne'den de önce...

Efsaneye göre Işık Tanrısı Apollon ile Klytie arasında büyük bir aşk yaşanmıştır. Apollon gün gelir sıkılır, ince ruhlu Klytie'ye onun ilgisinden usandığını söyler. Zavallı Klytie acıdan hastalanır, ölür.

Güneşi çok seven Klytie toprağa girmiş, bir daha güneşi göremeyecektir. Apollon üzülür ve Klytie'yi günçiçeğine çevirir. Günçiçeği Apollon nereye giderse yüzünü ona döndürür. Güneş yerine ışık tanrısının oğlunu seçecek kadar çok sevmiştir.

Günçiçeği aslında ayçiçeğidir... Tutkulu, sabırlı aşkın sembolüdür...

Koşulsuz sevgisini çiçeğinden çekirdeğine taşır...

Aşkın çiçek halidir...

Sabırlı ve tutkulu aşkların…

Ayçiçeği tarlasının ortasında tutku dolu aşkını paylaşamayan bir kızla onun öfkesini sabırla dinmesini bekleyen oğlanın aşkı gibi...

Ayçiçekleri ışığın geldiği yöne çevirmişlerdir yüzlerini. Klytie Apollon sanmış olacaktır belki de.

Her iki atta sahiplerinin kavuşmalarını bekler durur sessizce...

Demir, kırgındır... 'Bana ne olduğu umurunda bile değil mi? Yaralanmış olabilirdim, ölmüş olabilirdim. Başıma ne geldiğini sormuyorsun bile!'

Asi, ağaççıkların arkasına saklanıp onu gözlediğini söylemez asla. Canının nasıl yandığını, gözünden akan yaşının tuzunun dudağından nasıl akıp gittiğini söylemez. Hep onu kollayan bir bedenin başka bir kızın önüne geçmiş olduğunu bilmek gözlerine büyük bir acımasızlık vurmuştur.

'Gayet iyi görünüyorsun, bence şu an misafirin yanında olman lazım'

Demir bırakmaz, birini o kadar sevmişken öylesine, birine dünyanın en kıymetlisi gibi bakacak kadar sevmişken bırakmaz.

Koşup, sarılır arkasından. Asi'yi eritebilmek mümkün değil, Demir'in yüreğinin güneşliği, kollarının hasreti, Asi'nın kulağına gelen sesi bile eritemez. Oysa bu Asi'nin gözlerini huzurla kapatırdı, dudaklarında hafif bir tebessüm doğururdu ,belki dayanamaz aynı hasretle dönüp sarılırdı sımsıkı.

Onun zihnini hala aynı mesele bulandırır. O bulanıklıktan kurtulmak için delice tersine akar.

Demir, hızla yüzünü çevirir Asi'nin... . O hız belki onu kendine getirir umuduyla...

'Daha iki gündür tanıdığımız biri aramızda sorun olamaz, olmamalı'

Sözler ne kadar kifayetsizmiş, bazen ne kadar havada kalıyormuş.

'Anlamak istemiyorsun, Zeynep hiçbir şeyim değil!'

Ne kadar kuvvetle söylese de Asi hala o asi, kızgın, hırçın kız olmuş ,uzun ve kesin adımlarla ondan kaçıyordur. Yüzünde işitmeyen, anlamayan, şans vermeyen bir kızın duruşu eklenmiştir. Demir ne kadar kollarını sabırsızlıkla açıp, isyan etse de karşılığı yoktur. Saçlarının dağlanışında bile isyan olan bir kız için bu nedir ki?

'Kızın uğruna silahlar çekiliyor, onun için hayatını tehlikeye atıyorsun. Bu kadarı bana yeter'

Asi ne kadar seviyormuş Demir'i... . Ufacık bir yardıma dahi tahammül edemeyecek kadar bencilce sahiplenmiş onu. Hayatında tek olmasını istemiş, ötesini kabul edemiyor.

Demir korkuyla 'Asi' diye bağırıyor arkasından. Tam o sıra Asi yolun ortasına kör bir cesaretle çıkmış çünkü, sebebi bu... Direksiyonla toparlanmasa feci bir kazaya şahit olabilir Demir... . Az daha bir sevdiğini daha kaybedecek gözlerinin önünde.

'Neyse ki' diyen bir sarılmayla kucaklıyor Asi'yi... Saçlarından çektiği sevginin kokusunu ciğerlerine dolduruyor konuşurken... Asi sersemleşmiş vücudunu öfkesini unutup Demir'in kollarına bırakıyor anlıkta olsa. Nefes nefese kalmış,hızla soluk oluyor Asi. O eli bir türlü omuzlarına gitmiyor Demir'in. Kolu öylesine tutunmuş kalıyor niyeyse.

'Gitmek istiyorum' diyor kendini çektiğinde,saçının bir buklesi Demir'in yanağına saplanmış,o bile inat ediyor ayrılmamak için.

Demir bakıyor gözlerine... ufacık bir parıldayış görmek için dileniyor gözlerinde...

'Yapma bunu Asi... Hep başkaları yüzünden hayatımızı mahvettik'

Gidiyor Asi... Demir'in ruhunu da kendi kokusunda hapsedip ondan ayırıyor oracıkta...

Demir köprü, Asi nehrine söz geçiremiyor... O sel olup aktığında onun suyunda boğuluyor...

ve ayçiçekleri...

İçten içe ağlıyor belki de Klytie... O da diyor Asi'ye 'gitme' diye...

Demir, güneşi yitik ayçiçekleri gibi boynu bükük kalıyor arkasından.

TUBASİ, Sohbet Köşesi, 17 Eylül 2011


MELEK

Asi'nin ta kendisi...

O bir dizi sadece ama nelere kadir nelere. Hani bizim Asi.

Nasıl bir çöpmüş, sopaymış meğer. Çöp dediysek çerden çöpten anlamında değil. Hani içimizdeki durgun suyu karıştıran değnek. Hani suya sokulup şöyle bir suyun içinde gezdirilince dipteki neleri neleri yüzeye çıkaran değnek. Sihirli değnek yani. O ASİ’nin ta kendisi.

Sadece bir dizi izleyene kadar içimizdeki sessiz suyu hiç böyle karıştıran bir sopa olmuş muydu? Olsaydı eğer ASİ bizim için bu denli önemli olur muydu? Hani şair der ya; Orhan Veli. Anlatamıyorum adlı şiirinde;

“Bilmezdim kelimelerin kifayetsiz olduğunu” diye. ASİ’ye kadar ki kelimeler kifayetsizmiş. Laf salatasıymış hatta. Karmaşık, uzadıkça uzayan. Sadeliğe hiç uğramamış. Ne ayna olup yansıtabilmiş özlemleri, onca beklenilenleri ne de yeterli olmuş.

Bizim kelimelerimiz ASİ’de saklı imiş. Orada yansımışız. Sözcüğümüz de aynamız da bir dizideymiş, diziymiş. Sapsade bir hayatın doğallığı ve dinginliğinde saklıymış aradıklarımız. Oysa sadelik basittir, yalındır. Biz hep karmaşayla boğuşurken o basit mi basit, sade mi sade yalın güzelliği görmemişiz bile. Y a da göz ardı etmişiz.

Belki anlatamadığımız, bilmediğimiz yönlerimizi hatta kifayetsiz yani yetersiz duruma düştüğümüz hallerimizi bize yansıtan aynamız olmuş ASİ. Sihirli değnekti ya ASİ; tutup bir de sihirli ayna olmuş.

Öyle şıkır şıkır giyinip kuşanıp en kusursuz hallerimizi değil en yalın hallerimizi, özlemlerimizi, nerelerde tükendiğimiz, nerelerde parladığımız, kendimizi nasıl ve ne kadar bildiğimiz, nasıl bilinir gözükürken aslında içimizde nasıl da başka şeyler yattığını gördük. Kader işte deyip yeteneklerimiz, yatkınlıklarımızla çok uzaklaştığımızı, işlerimizin apayrı dallarda olduğunu ve hiçbir yetkinliğimizin o alanda gerekli olmadığını gördük. Bunu da doğal kabullendik. Çünkü hemen herkes bunu yaşıyor.

Yani araç kredisi ile aldığımız gıcır gıcır arabalarımız yandaki pahalı arabalara sürtecek ya da bir dikkatsiz sürücü bizim o güzel arabamızı çizebilir kaygısını taşırken aslında araba kullanmanın yanı sıra at sürmek ya da traktör başında olmak isteyebileceğimizi hiç akıl etmedik. Nasıl yalıtılmış ve metropollü tarzda yaşarken nasıl bir dinmez çiftçi ruhu taşıdığımız, nasıl dinmez bir ova, kır, dağ tepe özlemi çektiğimizi unutmuşken ASİ bunu yüzümüze vurdu en sıcak güney esintileriyle, en içten sözcüklerle, en arı bakışlar, sevgilerle.

Bozulmamışlığın, arılığın, naifliğin güzelliğini göz ardı ederken birdenbire bunların gözlerimizin önüne tüm varlığıyla gelişiyle içimizde bir yerlere tıkıp tıkıştırıp seslerini duymazdan geldiğimiz o kavramları hatırladık, irdeleyerek. İyi ki hatırladık hem.

Bazen tam yanı başımızdakinin çok uzaklardakinden daha yeğ olduğunu ve yanı başımızdakilerle yetinmenin ne mutluluk olduğunu fark ettik ASİ’ye’nin küçük dünyasında. Mutluluk ille de büyük, koskocaman dünyalarda olmazmış. Küçük dünyalarda koskocaman mutluluklar sunarmış. Görmekten haz aldık bu gerçeği.

Hatay sınırları ile çevrili, çiftlik toprakları büyüklüğünde, tarlada, çayırda geçen hayatıyla silkindik bulvarlar katedip gelerek oturduğumuz evimizin koltuğunda, televizyon başında.

Biz ASİ’de biraz da kaybettiklerimizi gördük. Olamadığımız biz’i gördük. Belki bir zamanlar elimizde olan, avucumuzdan isteyerek ya da günün, hayatın, geçim derdinin zoruyla kaymış ve uzaklaşmış, güneşte kurutulmuş yani nostaljik anların anısına döndük. O anların ya da o hayatların kıymetini anladık.

Evet büyük yerlerin insanları olduk. Küçük yerlerden koptuk. Evet kalabalığın milyonlarca ögesinden biri olduk. Azlıkta değiliz. Ama o büyük ve kalabalık ortamlarda küçük hayatlara sahip olduk. Bir evin metrekaresi kadar küçük bir hayata.

Bahçesiz, tarlasız, ayakları toprağa değmeyen, başının üstünde kuyruk kakanların maske takmış gibi kalın bantlı gözleriyle bizi gözetleyerek dalına konduğu, sırtımızı dayayıp oturacak bir ağacın olmadığı hayatın içinde olduğumuz birdenbire fark ediverdik.

Hedeflediklerimize ulaştık belki ama, geride bıraktıklarımızı hem de nasıl özledik.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 16. 09. 2011



MEHTAP818

Yanlarına başka kimseleri koyamadık...

Ah... Asi... ah... ne yaptın sen bizlere...
başka yüzlere... başka gözlere bakamaz olduk... hepsinde senden izler arıyoruz hala...

oyuncularının pek çoğu şimdilerde yeni dizilerde boy gösterse de... henüz onları bu yeni halleriyle benim kabullenme katsayım sıfır...

uzunca bir sürede öyle olacak korkarım...

elbette başka oyuncularda can verebilirdi Asi'ye... ama bu kadar uyumlu-etkili olur muydu?
bizlerin üzerinde... tartışılır...

ömrümüz yeterse bir gün görürüz mutlaka...
eski ayları kırpıp yıldız yaptıkları gibi... bir zaman sonra... Asi yeniden... yeni oyuncularla çekilir mi... çekilir...
neden olmasın... örnekleri pek çok...

işte asıl kıyaslama için... vereceği tat... o zaman belli olur...

"doymadım... doyamadım sevmelere seni ben... "
"kimseyi koyamadım yerine" diyordu Sezen Aksu... şarkısında...

hiç birimiz sevmeye doymadık...
yanlarına da başka kimseleri koyamadık...
Asisevdası böyle bir şey...

*naile*, Sohbet köşesi, 15 Eylül 2011


MERVE61

Biz onu böyle sevdik...

eksiğiyle... fazlasıyla...
sevabıyla... günahıyla... bu dizi bizim...
biz onu böyle sevdik... benimsedik... kabullendik...
belki,
yaşam gibi...
belki,
birazda biz gibi...
olduğu için...

Sevdiklerimizin hatalarına göz yummanın... onlara kötülük etmekle eşdeğer olduğuna inanırım...
becerebildiğim ölçüde ... kendi adıma da hatalarımdan ders çıkarabilmeyi seviyorum...
Asi, bizim sevdiğimiz... vazgeçilmezimiz her şeyiyle... gözümüzden kaçmayanlarıyla bile...
burada yazılan gözümüzden kaçmayanlar... Asi dizisindeki kahramanları... ete-kemiğe... cana büründüren yazım ekibinin hataları aslında...
dikkatsizliğin sonucu hatalar bunlar...

yaz başından beri fırsat buldukça izlemeye çalıştım... ama gelin görün ki... 4.bölümden yukarı çıkmaya bir türlü fırsatım olmadı... ilk 4 bölümde dönendim durdum sayılır...
izlerken de bakın aklıma ne takıldı...

tarihleri darma-duman eden Sevgili yazıcı ekibimiz... eğitim konusunda da pek farklı değil...
bildiklerimiz... kadar bilmediklerimiz de çokça...

İhsan bey... Hukuk eğitimli...
Neriman... Kız Enstitüsünü 1.likle bitirmiş... (yalanım varsa ne olayım... .kendi söylemişti... hatırlarsanız...
Asi... Veteriner...
Sevinç... Ziraat Mühendisi...
Ceylan'ın müzik eğitimi aldığını biliyoruz...
Ziya... Coğrafya okumuş... (Neriman burun bile bükmüştü... )
Leyla... Finansçı... Aslan'ın deyimiyle Muhasebeci hanım... )
Kenan... Bala... Mimar

Gonca... bir "staj" muhabbetiyle... bir kaç bölüm oyalamıştı bizi... ama ne stajı yaptı bilen yok...
Defne'miz... üniversite bitirmiş... bitirmesine de... neyin eğitimini aldı... onu da bizlerden bilen olmadı... arada sırada anneciği... "gül gibi mesleğin var" deyip durdu ama... o gülün cinsini bir türlü öğrenemedik... Yumurta kırmasını beceremezken Aşçı olup çıkıverdi başımıza... üstelik... kitap bile yazdı...

Melek... bir kanadı kırık Melek... sonradan dansçı oluverdi... ne ara oldu... sözü bile geçmedi...
Demir... tekne tamirine kalkışmasaydı... Süheyla teyzenin ağzından Mühendis olduğunu duymayacaktık...

Kerim... ?
ya garibim Aslan... ona ne demeli...
bizim... uzunca boylu Aslan'ımızın eğitim durumunu bileniniz var mı... ? Yoksa ben mi kaçırdım...
mısır tarlalarını ilaçlayan uçağı görünce pilot olma özlemini dile getiren Aslan'a
"ilk okulu bile zor bitirdin" diyordu... Ökkeş... babası...
çok sonraları da... annesi olduğunu öğrendiği Süheyla'ya... "Lisedeki ... bizim Fizik Öğretmeni gibisin" diyordu uzunca boylu Aslan...
Sevinç'in doğum gününde davetli genç kızların Peyzaj eğitimi almıştır demelerine de kaçamak yanıtlar vermişti...

ah... yazıcı ekibi... ah...
ah... sizi dördü bir yerde kalem oynatanlar... diye
kulaklarını çınlatalım...
keşke şöyle bir geriye yaslanıp... tüm bölümleri sil baştan izleseler... eminim onlarda epey bir malzeme çıkarırlar kendilerine...
dedim ya... tüm bunlara rağmen... Asi bizim...
olmaya da devam edecek...
ben de gözümüzden kaçmayanları yakalamaya...
Sevgiler...

*naile*, Sohbet Köşesi, Gözümüzden Kaçmayanlar, 14 Eylül 2011


snm

Nehir gibiydi adı...

Bin dokuz yüz kırklı, ellili yılların filmlerini de severim o filmlerin müziklerini de.

O caddelerde tramvaylar vardır. Eski model arabalar. Bugün bibloları masaları süsleyenlerden. Trafik yoktur. Kargaşa ne gezer o geniş ve boş caddelerde.

Kadınların saçları dalgalıdır. Omuzlarına döküldüğü de olur kulak hizasında kesildiği de ama dalgalıdır çoklukla. Bakışlar baygın, giysiler kadına yakışandan olur.

Etek ceket de olsa giyilen yani döpiyes, o bile şimdikilerden biraz farklı durur nedense üstte.

Şimdi sağlık ve rahatlık kavramları daha gözde olduğundan olacak daha bol ve koşuşturmacaya uygun giysileri yeğliyoruz. Çağa göre giysi de değişiyor tercihlerde. Herkes de kendi açısından haklı elbet.
Günümüzün giysilerinden yana şikayetim yok, o devirlerin bazı giysileri içinde rahat edebilir miydim hiç fikrim yok ancak bir yakın zaman yolculuğundan çıkagelmiş ve bu güne düşmüş bir kızla tanışana kadar içten içe eskilerin çizgilerini özlermişiz meğer.

Kalın kemerin ucu belden sarkan tiril tiril kloş etekler, maşalı, dalgalı beli bulmadan biten ama uzun saçlar, at binilen çizmeler, çapraz takılan gönden doğal renkli çantalar, düğmeleri kumaş baskılı el emeği bluzlar, fırfırlı, sutaşları, dantel süslemeli yakalar…

Bunlar çiçekli kumaşlara iyi gider bilirdim. Hatta birkaç tane de öyle etek, elbise, bluz eskitmiştim. Bodrum güneşinde rengi atmıştı mavi çiçekli belden pileli geniş eteğim ne güzeldi.

Bu çağın ama eski zamanlar havasındaki kız bambaşka çizgilerle çizilmişti. Yaşadığı çiftlik evinden, yürüdüğü yollara kadar başkaydı. Her an göremediğimiz başkalıktaydı. Zaten bir diziyle gördük bu incelikleri. Bir de dizi başlamadan oralar turla gitmek varmış kısmette.

Uyuduğu bazen ağıldı, samandı, ağaç altıydı. Kuştüyü yatakta yatamadığına aldırış ettiği filan yoktu. Son model arabası yoktu binsin de gezsin. Ama traktör üstünde yaman bir sürücüydü.

Onu ilk kez ekranda gördüm herkes gibi. “Artık bizim de bir Scarlett O’Haramız var” dedim görür görmez. Scarlett, bir çiftlik kızı ASİ’ye’den çok uzaklarda doğmuş. Çiftlikte yaşayan ora için mücadele eden bir kız. Bizim Scarlett’in adı ASİ’ye idi.

Nehir gibiydi adı. ASİ. Ve bazen nehir gibiydi kaderi. Her nehir gibi düz aktığı da ASİ Nehri gibi ters aktığı da oldu. Giysisi ile duruşu ile, yatağı döşeği ile eskilerden biri ama bugünün kızı. O, kırklı ellili yılların taşra kızlarından sanki. Belki İrlanda çayırlarında gezenlerden.
Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 14 Eylül 2011




GİZEM