31 Temmuz 2011 Pazar

Asi sulara Demir attım...

saymadım kaç gün oldu…
diye başlar güzel bir şarkı…
saymadım… sayamadım… korkumdan…
ama… bu sayfalara el-göz değdirmeyeli epeyce bir zaman olduğunu bilirim…
ve yarattığı eksikliği içimde taşırım…

çok acelesi varmışçasına…
günler… gecelere...
geceler de yerini günlere… bıraka… bıraka hızla geçti...
ama ben Asi'den de… Asidostlarımdan da geçmedim… geçemem...
Asidostlarım en yalın halleriyle… duygularını kelimelere dökmüşler her zaman olduğu gibi…
hepinizin eline-yüreğine sağlık...

o hızla geçip giden günlerde neler mi yaptım...
yüreğimin sesini dinleyip… bulabildiğim kısacık boşluklarda bile Asi sulara Demir attım...

Nasreddin Hoca'dan öğrendiğim gibi...
ayları kırpıp yıldız yaptım…
karanlıktan… kimse korkmasın diye...
tıpkı... Melek gibi...
tıpkı… Demir'in Asi'ye getirdiği fener gibi...
gece ışısınlar... diye...

Kozcuoğlularının pamuk tarlalarına uzandım...
Pamuk hasadında Asi'yle Demir'i bir ağaç altında göz göze bıraktım…
bir avuç dolusu pamuk aldım dönüşte..
gökyüzüne savurdum...
masmavi gökyüzünde… bembeyaz bulut olsunlar diye.

Yağmurlara da haber saldım…
o, damlalar...
bu, gözlerin gördüğü en özel aşıkları sırılsıklam ıslatsın diye...

... gördünüz mü… hiç bir güç… Asi'mizi bizden çalamaz…
o, onlar bizim yüreğimizde…

daha bu sabah gördüm… Asi… arabanın arkasında… yem çuvallarını karıştırıyordu… Savon Otelinin avlusunda…
ve bir genç adam… camdan izliyordu onu… Adı Demir'miş… İstanbul’dan gelmiş…
Neriman… ev döşeme telaşında… İhsan bey yeni krediler bulma derdindeydi…
Pamuklar arasında fasulye yetiştiren Kerim… bir anda… Defne dallarıyla sarıp sarmalanmıştı...

bugünlük onları öyle bıraktım..x
ama…
ama...
o geçip giden günlerde…

hayalle gerçeği karıştırıp, arada bir hüzünlenmedim değil…

her zaman olduğu gibi…
hayalin hüznü bana kaldı…
gerçeğin mutluluğunu… başkalarına bıraktım…
benim gözümün değmediği başka yağmurlarda ıslananlara...

doğrusunu isterseniz...
o yağmurların bir kaç damlası gelip kondu göz pınarıma...
ancak… hoşumuza gitse de gitmese de…
bizlere o güzel hayali yaşatanların işlerinin "beğeni" kısmının bir parçasıydık yalnızca…
biz onları bilirdik… ama onlar işlerinden sıyrılıp… kendi gerçeklerine döndüklerinde... yaşamlarında… hiç birimizin hükmü olmazdı…
mutluluklar dilemekten başka...

*naile* , Sohbet Köşesi, 31.07.2011

KORDUGUM

Gözlerine bakarken...

Nazım yıllarca önce Asi'ye yazmış sanki şu dizeleri...

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde
kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

sırrını her gün bir parça veren
fakat hiç bir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan




Asi için bütün hislerimizi barındırıyor bu şiir… 'Gözlerine Bakarken'...

Gözlerine bakarken Asi'nin... Uçsuz bucaksız topraklar geliyor zihnime… Bereketli yeşilliğiyle, suskun sessizliğiyle, umutlu kahvesiyle görüyorum her kuşanmışlığıyla toprağın... Güneşi görüyorum onda kuvvetiyle… güneşi içiyorum onunla… Sonra en pırıltılı sulara dalıyorum… ve bazen en aksi nehirlerde boğuluyorum..

Sonra pembe dudağının kıvrımlarında acıyı görüyorum... Bir gün kalmış dünyanın ömrüne sanıyorum… ve gene mutluluğu görüyorum… bin gün daha gelecek diyorum…

Saçını savurduğunda öfkesi ne güzel diyorum… nasıl sevdiğine fırtınalar yaratıyor…

Yutkunuşunda işte şimdi kinini suskunlaştırıyor, gömüyor diyorum…

O asi yürüyüşünde kuşlar gibi özgür hissediyorum kendimi… sanki Asi salındıkça tozlu yollarında, o tozlar bulut olup uçuruyor benle onu… Hürlüğü görüyorum…

Başını kaldırıp, dik durduğunda onuru görüyorum onda güzelliğiyle… sonra gurur oluyor asaletiyle… bazen kibir oluyor… Bütün tersliğiyle akıyor bir anda… hayat çeşmesi kapanmış oluyor… kupkuru bir deniz görüyorum

Demir'e baktığında ateşinin sebebinin kim olduğunu görüyorum... Sıcaklığı hissediyorum usul usul… Denizinin kim olduğunu görüyorum… Uçmasını sağlayan kolun kanadın kim olduğunu… Bir gün… Alsa başını gitse uzaklara… Yıllar sonra... yüz yıllar sonra... kime döneceğini görüyorum… ve her ne olursa olsun… asla ondan gidemeyeceğini görüyorum...

Ben Asi'yi çok seviyorum… bugünlerde nedense daha çok... en çok da kişiliğini seviyorum… Kimliğini… Asi bir kimliğe, gerçek bir onura sahip… En çok bundan seviyorum…

TUBASİ, Sohbet Köşesi, 31.07.2011

İçim yine buruk...

İçim yine buruk...
Yine dalmışım hatıralara... Yine hatıralarımın süsü Demir ve Asi...
Ha bi de Asya var... Bu aşıkların küçücük kuzusu...
Bir aşk yolunda buluştular... Kavga ettiler, barıştılar,
Sonra yeniden kavgaya kalkıştılar...
Kavgaları bile aşkla dolu...
Sohbetleri hep aşk kokulu...
Aşkları asi... Kızımızın ismi gibi...
Sevdaları demir gibi sert... Hani oğlanımızın ismi de Demir ya...
Ama hatırlarım sadece aşk kokmuyor bu defa...
Arkadaşlık, kardeşlik de kokuyor...
Kerim’i, Defne’yi , Aslan’ı ,Melek’i düşündükçe...
İntikam da kokuyor azıcık Ali’yi düşündükçe...
Babalık, annelik, teyzelik bile kokuyor hatıralarım
İhsan, Neriman, Süheyla derken...
Ve sadakat kokuyor
Fatma’yı ve Ökkeş’i düşündükçe...
Kimler geldi, kimler geçti...
Birileri kaldı, birilerini hatırlamak bile geçmiyor içimden...
Bir Asi aşkın aşığıyım şimdi, hatırlarım hep sevda dolu...
Bir birine suya hasret gibi kavuşan ikiliyi çok özlüyorum ben...
Sizler gibi...

semurla, Sohbet Köşesi, 27 Temmuz 2011

MERVE61

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Başlayan sondur sevda...

Zaman tüneline çıkmak için illaki o hayali kurulan makinaya ihtiyaç yok bana kalırsa. Bir sandığı karıştırarak da zaman atlaması yapabiliyor insan. Ben bu yeteneğe sahibim... Siyah beyaz fotoğraflara bakarak, eskiye ait objelere dokunarak, sararmış ilkokul defterlerini karıştırarak pekala olabiliyor yolculuk... Ben bugün bu istekle anneannemin sandığına daldığımda güler yüzlü bir kadının kasetini buldum. Merak ettim. Çalışmaz sandım ama dinledim büyük bir keyifle.

Sevingül Bahadır söylemiş… Çok uzaklardan gelen bir ses onunkisi… Hem tanıdık hem alışılmadık… Sevda Dediğin diyor şarkıda… Pek güzel… Naif…

Sandık yerle bir durumda… Nineden miras kalmış danteller bir tarafta duruyor… Kuşaktan kuşağa aktarılıyor işte bilirsiniz...(herhalde beni de bulacak bu miras) Durmuş bir kol saati… bitmiş bir ruj… plaklar… ayna… okul defterleri… siyah beyaz fotoğraflar… Ama işte şarkı öyle güzeldi ki ben zaman tünelinin ortasında yolu yarım bırakıp geri dönebildim… Bana Asi'yi... Demir'i anımsattı o şarkı…


sevda dediğin nedir nedir ki?
kar üstünde izdir sevda
güne açan yıldızdır sevda

sevda dediğin,
şiirin kalbinde kandır sevda
şarkıda biten yalandır sevda

sevda dediğin nedir ki?
başlayan sondur sevda

sevda dediğin nedir nedir ki?
korularda gecedir sevda
güle aşılı acıdır sevda

sevda dediğin,
denizin içinde ateştir sevda
pınarın gözünde yaştır sevda

sevda dediğin nedir ki?
dilsiz bir kuştur sevda


İşte bu güzel sözlerin akıtıldığı şarkıdan sonra 34.bölümü karıştırdım… Sezon finalimiz… Çektiğimiz çilenin ertesinde kısacık bir anla ohhh dediğimiz ,mutluluktan bir tuhaf olduğumuz bölüm… Aslında bölüm de çileliydi… Son anına kadar…

Defne geç kalmış bir hamlede bulundu. Bu zamana kadar neredeydin diye iç geçiren biz aynı zamanda bağrımıza bastık o dakikada… Asi'yi söyledi Demir'e… Bir inatla ne yapabildiğini, gurur ve kibir arasında kalmışken nasıl tersine akabildiğini vurdu oraya… Demir, Kerim'in endişeli gözlerinin altında tur attı çevresinde...Sonra… Gök gürledi… Hadi, koş sevdiğine dedi belli ki…

Yağmur sevinçle düştü toprağa… Sebep olacağı için kavuşmaya... en olanca kuvvetiyle, bereketiyle serdi kendini toprağa... Ve araba camına düşen her neşeli damla güzel günleri anımsattı Demir'e… Belli ki her şey kavuşmanın daha kuvvetli olması için bütün kozlarını kullanıyordu… Yağmur altındaki Asi'yi gördü önce yağan yağmurda… Atıyla ıslak topraklardan geçmenin mutluluğunu taşıyan gözlerini anımsadı Asi'nin… yağmurdan ağırlaşan göz kapaklarının bir iki defa kırptıktan sonra teşekkür eden gözlerini hissetti yüreğinde… Kolundan tutup kendine çekişini… ilk sersemleyişini duydu dudaklarında… ve yüze giden elleri… dudaklardaki itirafları...bir bir geçti zihninde…

Nefes alıp yoluna devam etti… Yol kısalıyor, ona gidiyordu...

Asi ise suskun bir şehri bekliyordu o sıra… Karanlık basmış, sesler kaybolmuş… Yağmur var tek… Ve de içine giren kasvetli bir kabus… Yorgun bir aşık olarak acıyla bekleyişte Asi… Gözü çamur olmuş avluda her an… Yağmur tam da onun sevdiği gibi yağsa da memnun edemiyor Asi'yi... Asi'nin gözlerinin ardında bambaşka bir gökyüzü var… Puslu, karanlık, susmuş…

Ve tam da o anda... Çamur kaplı avluda… Flu gibi beliriyor Demir… Sırılsıklam... Sanki karışmış yağmurla, bir olmuşlar artık… Asi pencerenin kenarındaki nöbetini sonlandırıyor heyecanla… Demir ondan farksız avluyu geziyor ufacık...Asi koşuyor… koşuyor… Demir bir iki adımla yetiyor zaten… Sonra nefes almaya fırsat kalmadan kollar sarıyor bedenleri…



Asi hapis ediyor kendini Demir'in kollarında… Alınıp verilen her nefes daha çok sarılmak için bir güç kaynağı oluyor..

Geleceğini hissettim..

diyor Asi...Demir bir an ayrılıp yüzüne bakıyor Asi'nin… Çok ıslandık diyor Asi bu sefer… Demir Asi'nin gerçekliğine bakıp zaman kaybetmeden yeniden kollarına alıyor… Kaybetmiş sanmışken… her şey bitti demişken Asi ona doğru akıyor… Bir an öyle bir şey oluyor ki… Yağan yağmur, çamurlaşan toprak, Asi, Demir… Hepsi aynı oluyor… Seçemiyor insan… Öyle sarılıyor ki öldürecekler birbirlerini sanıyorsun ama gür çıkan nefeslerle rahatlıyorsun… Asi ellerini Demir'in başında, boynuna gezdirirken Demir'de hala bir inanamamışlık taşıyor... Oysa hiç o kadar gerçek olmamıştılar...

Yılgın ama cesur bir yağmur akşamı aşka nefes nefes koşan oluyorlar…

Öyle güzeller ki insan imrenemiyor bile...

Hani şu şarkı demiştim ya...

Ben en çok şurasını sevdim;

sevda dediğin nedir ki?
başlayan sondur sevda


TUBASİ, Sohbet Köşesi, 23 Temmuz 2011

İçimde bir nefes...

“Sen gözlerimde bir renk; kulaklarında bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın" der bir şarkı...
Birkaç hafta önceydi.

Karşı odadaki arkadaşım çağırması üzerine oraya geçtim. Oda doluydu. Bir gümüşçü gelmişti ve herkes gümüş yüzüklerin, küpelerin başına üşüşmüştü. Gümüşü sevdiğimi bilir arkadaşım. Ben de bakayım istemişti arkadaşım o yüzden.

Yakutlu, akuamarinli, mercanlı, incili, zümrütlü, kaplan gözlü, kehribarlı, akikli yüzükleri tek tek inceliyorduk. Çok kaptırmıştım kendimi gümüş pırıltısında yüzen taşlara. Çok tanıdık bir müzik geldi kulağıma birden.

Sadece birkaç nota. Tüylerimizi ürperten o beste. Asi çanların çaldığı müzik. Asi sevdanın; nefrete asi başkaldırışın; sevginin önünde uysalca eğilişin müziği.

Hemen arkama döndüm. Sandım ki Hatay Ovası uzanıyor ardımda. Bir çiftlik evine giden yol uzanıyor palmiyelerle gölgelenmiş.
Çiftliğin taş duvarlı bahçe kapısından girince tavuklar kaçışacak ayaklarımın arasından. Aslan, sert bakışlarıyla çıkıverecek hiç umulmadık bir delikten. Belki burnundan soluyacak.

Neriman balkondan aceleyle İhsan Bey’e seslenecek. İhsan Bey giderayak kendisini oyalayan Neriman’a yılgın ve usanç dolu bir bakış fırlatacak. Neriman istediğini bulamamış bir yüz ifadesiyle geri çekilirken lastik çizmeli kızını görecek tarladan dönen. Hemen ona laf yetiştirecek çamurlu çizmeleriyle içeri dalmaması için. Asi onu duymayacak bile. Salonun ortasına kadar gelecek lastik çizmelerinden çamur döke döke.

Odasının duvarının dibinde gön çizmeleriyle kırılgan duruşlu, kırık gülüşlü Defne, Kerim’e gizlice mesaj atacak. İçli Melek, çiftliklerinin balkonunda teyzesiyle oturuyor olacak. Demir, çelik gibi soğuk bakışlarının ardına gizleyecek ne derin bir sevda çektiğini. Ökkeş her zamanki gibi sadık ve saygılı haliyle bir köşede bir işin ucundan tutuyor olacak.

Fatma Anne, mutfakta Hatay yemekleri yapıyor olacak harıl harıl. Pişirdiği içli köftelerden, böreklerden aşırmak isteyenlerin ellerine şap diye vuracak kaşlarını çatarak.

Cemal Ağa’nın otomobili duracak Kozcular çiftliğinde. Bastonuna yaslanarak inecek ağa. Başını sallaya sallaya. Kısık gözleriyle derinden hesaplar yaparak. Gülerek de aynı zamanda.

Artık giderek İhsan’laşan Ziya, tarlaların başında sulama motorunun arızasını gidermeye çalışacak. Ziya, ikinci bir İhsan Bey olma yolundayken evin küçük kızının çaldığı gitarın sesi odadan dışarı taşacak; Dalları bastı kiraz…

Dönüp baktığımda alt katlardan bir arkadaşı gördüm. Çalan cep telefonuna cevap veriyordu. Sadece “Asi’nin müziği” diyebildim. “Evet” dedi. Gözlerinde nasıl bir değişim olduğunu gördüm o eveti duyarken. Bir şeyler çaktı, söndü, parladı göz bebeklerinde. Belli ki aynı izlenimleri edinmiş; aynı etkileşime kapılıp asisever olarak kalmıştı tıpkı bizler gibi. Belki buradan birisiydi. İçimizden biriydi.

Bunu soramadım. Ne de olsa burası bir işyeri. Bir insanı tanıdığınızı sansanız da tanımadığınız çok yönüne açılan hiçbir olan pencere olmayan tek pencereli bir yer burası. İnsanları sadece belli bir pencereden; sadece belli saatler içinde; belli kurallara uyarken ve kendini değil çalışanı oynarken gördüğünüz, bildiğiniz yer. Yani tanıdım sanıp da aslında belki de hiç tanımadığınız yer.

O yüzden Asi’den uzun uzun bahsedemedim kalabalığın ortasında. Ama onunla bir yerlerde karşılaşacağız bu koca binada. O zaman konu mutlaka ASİ’ye gelecek bir punduna gelip.

Sadece birkaç nota. Sadece çok bildik birkaç ses. Mısır tarlalarını, lastik çizmeleri, tarlada uyumaları, ağıllarda sabahlamayı, ağlamaktan uyuyamayan kızları, kuzuları, atları, yağmuru, kuraklığı, aile bağlarını, tersine akmayı anlatan birkaç ses. Ve o sesin ardından gözlerde birdenbire beliren farklı bir ışıltı. Bambaşka bir ifade. Asi dizisini izledikten sonra işte yaşamak böyle bir şey oluyor.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 20.07.2011


Flora

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Yüreğini okuyor...




"...Annenin son sabahı... onları tekrar bulana kadar, Demir’in hayatından bütün gelincikleri koparıyor. Yalnız bırakılan bir dal gelincikten daha farklı değil yalnız bırakılan bu iki yavru kuş o iki taş arasında. Birlikte olmaları... yakınlıkları... düşkünlükleri... yapayalnızlıklarına fayda etmiyor."


... 25 yıl sonra iki taş arasında açan gelincik tohumlarını saçmış… Artık narin hassas olan 3 tane gelincik var… Üçü de gelincik tarlasında ne tesadüf… AsiDemirAsya…Artık yalnız değil… Bu iki sahnenin birbiriyle bağlantısı var mıydı bilmiyorum ama ben öyle düşündüm… Ben inanıyorum annesi bir yerlerden Demiri gözetliyor… Oğlu yalnız olmadığı için mutlu, dallanıp budaklanmış oğlu… Mutlu olduğu kadar da üzgün…Oğlu kötü bir hastalığa yakalanmış… Olsun Asidemir bir gelincik tarlasında yan yana, gözgözeler… Asi tedirgin, yüreği başka söylüyor,dili başka… Onu en iyi Demir bilir…Yüreğini okuyor…

CEYHAN, Sohbet Köşesi, 16 Temmuz 2011

KV_FAN

Aşkın adı...

…üç harfli ve A ile başlayan bir kelimenin bizi esir alacağı söylenseydi herhalde bu kelime Aşk derdik çoğumuz Asi değil.

Aşkın adı Asi oldu

SerapSU, Sohbet Köşesi, 5 Temmuz 2011


Alıntı

L'automne...

TUBASİ’nin ‘sonbahar’ı… bana başka sonbaharları hatırlattı. Markiz Pastanesinin fayans panolarından ‘L’automne’… Asi-Demir’in ‘L’automne’ u da en az onun kadar güzel değil mi…

Yapımcılar, oyuncular, sektörde söz sahibi olanlar… ‘dizi’lerde sanat olmaz, olamaz derken… popüler kültüre hizmet ettiği söylenen, her hafta peş peşe çekilen dizi bölümlerinin, çarçabuk tüketilmek üzere üretildiklerini iddia ve kabul ederken… neden bizler için ‘Asi’ farklı? Neden tüketip bitiremedik bir türlü. Neden tek bir karesi ile bile hala alıp götürür başka dünyalara bizi…

Markiz Kadını’nın boynunu bulan kendi dokunuşunda yok mudur hissettiğimiz Asi-Demir tutku… o sevgilinin tendeki hayali dokunuşu… seslerin boğulduğu derinliklerde saklamıyor mu o dokunuş dünyevi gerçekleri. Gerçek nedir ki?! Aslında Asi-Demir daha çok doğru ve yanlışın peşine düşmüştü… değil mi?

e.min, Sohbet Köşesi, 15 Temmuz 2011

İki kişilik bir dünya...

Sıcak topraklardır güney şehirleri.
Sıcağı iyi bilinir güneyin kuzeylilerce bile.
Hep beyaz örtülüdür diye bellenmiştir güney.
Pamuk tarlalarından.
Ya da turuncudur sokaklar, caddeler bile her mevsim.
Turunçların renginden elbiseli şehirler vardır güneyde.
Limon çiçeğinden kokulu.
Narenciye dallarının dikenleriyle dolu.
Güney toprakları yazın kavrulur.
Çatlar yarık yarık, derin çizgilerle ayrılır.
Suya hasrettir.
Asi Nehri’nin sulamadığı topraklar.

Sıcak bir rüzgar esti bir gün ta güneylerden akşam üstü.
Tertemiz, apak duygular düştü gözler önüne bir Cuma günü.
Katranlarda vardı arada ama,
Katran karalarına bulanmış yaraları ak pamuklar sardı.
İki kişilik bir dünya yaşandı güneyde.
Güney’in Hatay ovasında, tepelerin eteklerinde.
Sahillerde at izleri , gönüllerimizde derin izler bırakarak.

İki kişilik dünya, pamuklar kadar temizdi.
Turunç rengi kadar sıcak.
Güneşte kavruldu, susuz da kaldı bu pamuk gibi, turunç gibi sevda.
Ama hep beslendi; biri asi biri demirden yüreklerde.

Sevginin hası olur da sevilmez mi?
Sevdik o yüzden.Hem de nasıl sevdik Hatay’da yeşeren bir sevgiyi.
Diziymiş miziymiş demeden üstelik. Gerçek belleyerek.
Bir diziyi sevdik.Bir sevgiyi sevdik.Bir şehri sevdik.
Bir şehrin mimarisini, dar sokaklarını sevdik.Antakya kültürünü sevdik.Doğasını sevdik.
Palmiyelerin gölgesinde gidilen bir çiftliğe vurulduk.
Çiftliğin taş duvarlarına da, eski mutfağına da, tavuklarına da, terasına da vurulduk.
O çiftlikte olmak istedik. Çiftçi olmak istedik. Zaten çiftçi ruhluyum, bilirim.
Sevgi; süreğenliği sağlayamayabilir. Süregelemeyecekti zaten sevdiğimiz olgu. Bir diziydi sonunda sevdiğimiz şey.Ama sevgi beslenebilir her sevence. Besliyoruz. Hem de bitmiş bir diziyi.Dizi diyene inanmadan.Bir sevgiyi, masumiyeti, naif bakışları, sevginin kini, düşmanlığı yenmesini sevip besliyoruz.
Gönden çizmeler giyip atla gezmeyi, lastik çizmelerde tarlada, bahçede dolaşmayı, el işçiliğiyle yontulmuş taştan evlerde oturmayı, nakışlara o evi yapan ustaları baktıkça hatırlamayı, bahçede ağaç altında, terasta oturup sohbet ederken tertemiz hava solumanın hazzını efsaneleştirerek sevdik.
Çiftlikleri, eski taş evleri, sabun şenliklerini, baharda kuzuların doğmasını, ama blue jean giymeye laf etmeden ille blue jean giymeden de genç kız olunabileceğini, kumaşın allısından, çiçeklisini, tiril tirilini, kenarına su taşı dikilmişini, yakasına ince dantel geçirilmişini bulduğumuz bitmiş bir diziyi sevgimizle besliyoruz bitirmemecesine.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 19.07.2011


MERVE61

Çok değil... sadece bir kaç yıl...

Uzun zamandır öyle uzun uzun oturmuyorum televizyon karşısında.
Küstüğümden değil.
Bunda arkası bir kampüse bakan yeni evimizin de katkısı var elbet.
Kah arka kah ön balkonda hava almaların, bakınmaların.
Ama yine de yan nedenler de var televizyondan uzak duruşumun.

Hala kaçırmamak için dakikliğimin en görkemli uygulamalarında bulunduğum programlar yok değil.
Hava durumu mesela.
Bir de Güven İslamoğlu’nun tabiatın ta içinde çektiği yapımlar.
Ardıçlı, gökyüzülü, çayırlı çimenli programlar.
Hoş hava durumu kaçmasa da Güven İslamoğlu’nun programlarının kaçtığı oluyor.
Kaçmaması gereken türden olsa bile.
Yeşilli, dağlı, tepeli, orkideli, kuşlu böcekli olsa da.
Başka bir neden yok gibi birkaç yıldır televizyonu aç diye beni yönlendirecek.

Hala televizyonun düğmesine basıyorum her sabah.
Çünkü benim kol saatim hep ileridir.
Servise tam vaktinde yetiştiğim saat; televizyonda sağ altta verilen saate uyduğum saattir.
Her sabah hava durumu ve sağ alt köşedeki saat için açarım ille de televizyonu.

Akşamları, Ankara yazının esintisinde, toygarları, kırlangıçları, hatta zaman zaman keklikleri izleyerek oturup şöyle damla sakızlı bir dondurmayla serinlemek varken televizyon aklıma bile gelmiyor. Gelmesini sağlayan neden birkaç yıl önce bitti zira.
Eğer televizyonun düğmesine basarsam neler göreceğim biliyorum.
Neyi göremeyeceğimi de.

Çok değil sadece birkaç yıl önce iş dönüşü televizyonda olurdu gözüm.
Bir ön tanıtım/fragman beklerdim göz kulak kesilip.
Çınlata çınlata gelen tek tek notaların sonra bir araya gelip topyekün haykırışıyla seslenişini duymak isterdim.
Lastik çizmeli bir kızın yağışı, sulamayı, doğacak kuzuları, tarlaya serpilecek tohumları düşünüp tasalanmasını beklerdim.

Zarif sözcüğünün bir genç kızda nasıl ortaya çıktığını görürdüm defne kırılganlığındaki bakışlarda.
Goncalarda çiğlerin gözyaşı olduğunu görürdüm.
İhsanda bulunmanın güzelliğini seyrederdim.
Cemali kızgın baksa da içi başka olanları gözlerdim.
Demir gibi, su katılmamış çelik gibi, eğilip bükülmez, eskimez, bitmez bir sevgiyi severek , bitmesin isteyerek izlerdim.
Asi bakışlara asi olur, sıcak yüreklere ısınıverirdim.
Bir kaçakçının bir ağaya dönüşme öyküsünü izlerdim.
Bir kinin tohumunun nasıl atıldığını, bu tohumun nasıl da filizlendiğini görüp, yeni tohumlar vermeden kin çiçeğinin devşirilmesini umut ederdim.
Çok eskide kalmış bir aşkın şimdilerde ortaya çıkan sonuçlarının sarsıntısının güzellikle atlatıldığına sevinirdim.
Bu çok eskide kalmış aşkın aslan gibi bir meyvesi olduğunu; aslan yürekli bir gencin o diziye neden dahil edilmiş olabileceğini düşünürken kestirmiştim. Tahminimin doğru çıkıp çıkmayacağını beklerken oyun da oynar gibiydim iki saat boyunca her Cuma.

Yani ben bir dizi izlemiştim.
Bir dizinin beni nasıl da içine çektiğine şaşakaldım önceleri.
Ama sonra tek olmadığım anladım.
İçim rahatladı.

Ben dizi izlerken;
Sabah akşam televizyon açık olurdu.
Çok uzun gelir, gözümde büyürdü ertesi Cuma’ya kadar beklenecek zaman.
En azından Cuma’ya ait birkaç sahne, o bambaşka müzik ile yetinmek için açardım televizyonu.
Sadece bir ön tanıtım için. O tanıtımı tanıtan müzik için.
Bir de o vakitler minik ama sevimli eski evimizdeydik.
Ankara, Bahçelievler’in tıklım tıklım dolu sokaklarından birinde.
Tabiat pencerem televizyondu o zamanlar.
Dağ, tepe, bağ bahçe, toygar, kırlangıç, keklik, yaban hayatı görmek için.

Acemi Demirci,Sohbet Köşesi, 14.07.2011


Çakıl