17 Eylül 2011 Cumartesi

Nehir gibiydi adı...

Bin dokuz yüz kırklı, ellili yılların filmlerini de severim o filmlerin müziklerini de.

O caddelerde tramvaylar vardır. Eski model arabalar. Bugün bibloları masaları süsleyenlerden. Trafik yoktur. Kargaşa ne gezer o geniş ve boş caddelerde.

Kadınların saçları dalgalıdır. Omuzlarına döküldüğü de olur kulak hizasında kesildiği de ama dalgalıdır çoklukla. Bakışlar baygın, giysiler kadına yakışandan olur.

Etek ceket de olsa giyilen yani döpiyes, o bile şimdikilerden biraz farklı durur nedense üstte.

Şimdi sağlık ve rahatlık kavramları daha gözde olduğundan olacak daha bol ve koşuşturmacaya uygun giysileri yeğliyoruz. Çağa göre giysi de değişiyor tercihlerde. Herkes de kendi açısından haklı elbet.
Günümüzün giysilerinden yana şikayetim yok, o devirlerin bazı giysileri içinde rahat edebilir miydim hiç fikrim yok ancak bir yakın zaman yolculuğundan çıkagelmiş ve bu güne düşmüş bir kızla tanışana kadar içten içe eskilerin çizgilerini özlermişiz meğer.

Kalın kemerin ucu belden sarkan tiril tiril kloş etekler, maşalı, dalgalı beli bulmadan biten ama uzun saçlar, at binilen çizmeler, çapraz takılan gönden doğal renkli çantalar, düğmeleri kumaş baskılı el emeği bluzlar, fırfırlı, sutaşları, dantel süslemeli yakalar…

Bunlar çiçekli kumaşlara iyi gider bilirdim. Hatta birkaç tane de öyle etek, elbise, bluz eskitmiştim. Bodrum güneşinde rengi atmıştı mavi çiçekli belden pileli geniş eteğim ne güzeldi.

Bu çağın ama eski zamanlar havasındaki kız bambaşka çizgilerle çizilmişti. Yaşadığı çiftlik evinden, yürüdüğü yollara kadar başkaydı. Her an göremediğimiz başkalıktaydı. Zaten bir diziyle gördük bu incelikleri. Bir de dizi başlamadan oralar turla gitmek varmış kısmette.

Uyuduğu bazen ağıldı, samandı, ağaç altıydı. Kuştüyü yatakta yatamadığına aldırış ettiği filan yoktu. Son model arabası yoktu binsin de gezsin. Ama traktör üstünde yaman bir sürücüydü.

Onu ilk kez ekranda gördüm herkes gibi. “Artık bizim de bir Scarlett O’Haramız var” dedim görür görmez. Scarlett, bir çiftlik kızı ASİ’ye’den çok uzaklarda doğmuş. Çiftlikte yaşayan ora için mücadele eden bir kız. Bizim Scarlett’in adı ASİ’ye idi.

Nehir gibiydi adı. ASİ. Ve bazen nehir gibiydi kaderi. Her nehir gibi düz aktığı da ASİ Nehri gibi ters aktığı da oldu. Giysisi ile duruşu ile, yatağı döşeği ile eskilerden biri ama bugünün kızı. O, kırklı ellili yılların taşra kızlarından sanki. Belki İrlanda çayırlarında gezenlerden.
Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 14 Eylül 2011




GİZEM

14 Eylül 2011 Çarşamba

Özümüz ağladığı için...

Çok genç yaşta yaşamdan ayrılmış bir şairin (Adnan Satır) uzunca şiirinin belki de en anlamlı dizesiydi...
"Can aynam kırıldı..."
iki gündür... dilimde... aklımın bir köşesinde benimle dolanıp durdu... meğer paylaşılacak zamanı beklermiş...

ama... ben,
şairi gibi "Can ayna"mı kırmadım...
çünkü... orada...
her baktığımda gördüğüm...
o, can aynasının her bir zerresinde
her birinizin sureti vardı...

hem de...
yürek teli titreten satırlarınızın çizdiği...

onun için... kırmadım... kıramam...

ve elbet de...
AsiDemir vardı...

bir çift buğulu yeşil göze,
derin... derin bakan...
bir başka...
bir çift göz...

onlar ki... bize...
sırları... hüzünleri... gururu, öfkeyi... sevinçleri... aşkı...
bir bakışla anlatan ifadelerle...
can aynasının tam ortasındaydılar...

onun için... kırmadım... kıramam...

Yürek titreten satırları yazan tüm Asidostlarım... iyi ki varsınız... elinize emeğinize sağlık...

… saptamalar olağanüstü...her şeyin giderek yapaylaştırıldığı bir dünyada... Asi bize yalınlığı anlattı... anlatmaya da devam ediyor...
biz burada bir avuç bile kalsak... dünyanın bir başka ülkesinde... başka insanlarda en az bizler kadar beğeniyle izliyor olacaklar... bunu bilmek bile güzel...

yayınlandığı dönemde de yazdığımı hatırlıyorum...
Asi... Antakya'da başladı... orada devam etti...
kendi toprağında...
kendi suyunda...
kendi güneşinin altında yeşerdi... boy verdi...
zaman zaman araya zamansız rüzgarlarda girdi... girmesine...
ama...
Asi... Asi'liğinden geçmedi...
ya da geçmesine biz bir biçimde izin vermedik...
72.bölümü bize bırakarak araya virgül koydu...

Töre-Yöre ekseninde başlayan pek çok dizi... belli bir zaman sonra İstanbul’a taşınırdı malum... taş konaklardan çıkıp... büyük şehrin havuzlu villalarının sakini olurdu kahramanlarımız...
kapılarında... kulları... beklerdi...
simsiyah... kocaman araçları içinde...
ait olmadıkları şehre uyum sağlamaya çalıştırılırdı
hala da çalıştırılıyor... bu kahramanlar... değişen pek bir şey yok...

Asi... bunu yapmadı...
doğasından... doğallığından kopmadı...
uçsuz bucaksız tarlalara bizi de götürdü... gün batımında...
yaylaya çıktık hep beraber...
Antakya'nın dar sokaklarında dolaştık ... en az onlar kadar...
Vakıflı'da düğünde çalan "meryemti" yine... en az AsiDemir kadar bizim de kanımızı kaynattı...
Özümüz ağladığı için gözümüzden yaş geldi...

Asi'ye can veren kahramanlar, bu kadar candan olmasaydı... çoktan unutup giderdik...
Asis yapıma ve Tomris Giritlioğlu'na ...bu konuda her zaman teşekkür borcum var... doğruları bir araya getirdiği için...

*naile*, Sohbet Köşesi, 14 Eylül 2011


FABLE

Zaman kadar sonsuz...



Bazen sevdiklerimiz, zaman kadar sonsuzdur. İşte bu yüzden seni; sevginin coğrafi sınır tanımayan yanını keşfettiğim için çok sevdim…
Tezer Özlü


Asidemir'de zaman kadar sonsuzlar... Sevgileri coğrafi sınırları aştı... 80 ülkeye satıldığı söyleniyor... Sevginin dilinin evrensel olduğunu kanıtladı... Aynı dili konuşmaya gerek yok... Sevginin dili gözler, eller, bazen sadece bir duruş, bir yürüyüş, bir bakış, bazen bir taş üstünde oturuş, bazen nehir kenarında at sıvazlamak... Sevginin ifade edilişinin bin bir çeşidini Asi'de öğrendik...

Birbirimizi tanımadan sevmeyi, güvenmeyi, özlemeyi öğretenlere tekrar teşekkür ederim...

…ben de bugünü Antakya'da yaşayanlardanım... Hemen arkadaki ağacın altında Asya ile kağıttan gemiler yapıyorum... Asya, babası uzakta olanlara kağıttan gemiler yapmayı öğretiyor... Onun öğrencilerindenim... Benim babacığıma ulaşır mı o gemiler bilmiyorum ama hissedecektir...

CEYHAN, Sohbet Köşesi, 14 Eylül 2011

]duygy[

13 Eylül 2011 Salı

Papatya ve Gelincik tarlaları...

Ne güzel bir kıyaslama... Artık yaşadığımız büyük şehirlerde ağaçlar çiçekler aksesuar olarak kullanıyor... ASİ sayesinde köyümü sevmeye başladım... Yaşadığım zaman kıymetini bilemediğim köyümü özlüyorum artık... Önceden hiçbir şeyden ifade etmeyen papatya ve gelincik tarlaları şimdi yüreğimi titretiyor... Sarı başaklı buğday tarlaları bana babamı hatırlatıyor... Annemi at üzerinde hayal ediyorum...

Keşke artık köylerimiz Kozcuoğlu Çiftliği gibi kalsaydı...Onlarda değiştiler...

...kumaşını taşlayan körpecik ciğerler iflah olmaz hastalıklar kapmış daracık kotun üstüne beyaz penye giymiş, ayağında moda olandan spor ayakkabı taşıyan kızlar olurdu bizim caddelerimizde, sokaklarımızda...

Bu kısım hüzünlendirdi beni... Ne yazık ki taşlanmış kot giyen gençlerimiz bunun farkında değiller... Farkında olsalar giyerler miydi? Ya da biz anlatamıyoruz... Taşlayanlarla o kotu giyenler aynı yaştalar... Keşke Asi gibi gençler yetiştirebilsek... Biz eğitimcilerde bir yerlerde yanlış yapıyoruz ya da eksik kalıyoruz...


Ben Seni Neden mi Sevdim?

Ben seni bir okyanusun derinliğinde buldum da sevdim
Parlak bir inciydin benim için
Paha biçilmez bir inci
Ben seni soğuk ve yağmurlu bir günde
Seni düşünürken gülüşündeki sıcaklığın içime dolup da
Beni sardığı bir anda sevdim
Seni sadece selvi boyun, siyah saçların ya da kara gözlerin
Güzel bir yüzün var diye değil
Fikirlerinle, konuşmandaki güzelliğin ve benim o kor halde yanan yüreğimle sevdim
Ben seni derinden ve hissederek sevdim
Her kalp atışımda vücudumun dört bir köşesine yayıldığını
Beni sardığını her nefes alışımda ciğerlerime işlediğini bilerek sevdim
Seni kış gecelerinin o soğuk yatağında birlikte uyuyup beni ısıttığın
Yaz sıcağında uyuyamayıp sıkıntılarım olduğun
Ve rüyalarımda buluştuğumuz gecelerde sevdim
Seni ellerinden tutup kanımın kaynadığı
Kalbimin yerinden fırlayacağını hissettiğim anlarda
O ıslak dudaklarınla beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim
Ben seni o sensiz anlardaki boş ve değersiz geçen dakikalarda
Kayıp zamanlarımızda, seni arayıp bulamadığım
Çaresizlik içinde olduğum, içki sofralarını dost bildiğim anlarda sevdim
Sen ne kadar uzak olsan da,
Aramızdaki kilometreler nasıl çoksa
Ben de seni o kadar yoğun ve o denli çok sevdim
Seni kalbimde yanan ateşin ile
Zihnimde oluşan hayallerin o ay parçası çehrenle
Bana derinden bakan o gözlerindeki ışıltıyı göreceğim anları beklerken
Kalbimin yanıp tutuştuğu anlarda
Gelip o bu ateşi alevlendirerek
Bana sarılarak beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim

Korkuyorum!
Hak ettiğin mutluluğu sana verememekten korkuyorum.
Seni, beni sevdiğinden fazla sevememekten korkuyorum.
Senin sevgine layık olduktan sonra başkaları tarafından o sevgiyi kaybetmekten korkuyorum.
Seni kazandım derken kaybetmekten korkuyorum.
Aramızdaki maneviyat haricindeki uçurumlardan korkuyorum.
Senin kalbini daha fazla kırmaktan korkuyorum.
O temiz ve masum gözyaşlarını daha fazla akıtmaktan korkuyorum.

Evet korkuyorum;
seni kaybetmekten, seni daha fazla üzmekten
Sana kendimi ifade edememekten korkuyorum.
Ya da yanlış anlaşılmaktan korkuyorum.
Uçurumun kenarında yalnız kalmaktan korkuyorum.
Dostluğuna doyamadan uluorta yalnız kalmaktan korkuyorum.
Yüreğimdeki o ince sızının bir gün çoğalmasından ve beni sarmasından korkuyorum.
Sevgi denen güzelliğinin bir gün beni terk etmesinden korkuyorum.
Dostluğun ölüp yerine nefretin yeşermesinden korkuyorum.

Korkuyorum evet;
seni kaybetmekten ve seni daha fazla üzmekten
Bir çiçek misali ne ellemeye ne de koparmaya kıyamıyorum uzaktan seyrediyorum çünkü;
Seni daha fazla incitmekten korkuyorum.
Ömründe yaşadığın mutluluğu huzuru sana yaşatamamaktan korkuyorum.
Sana kalbimden fazlasını verememekten korkuyorum.
Sonunda sana gözyaşından başka bir şey bırakamamaktan korkuyorum.
Seni sevmekten değil; dostluğunu suiistimal etmekten,
Seni kaybetmekten ve değerini bilememekten ve
Yüce Rabbime hesap verememekten korkuyorum.
Belki de çok fazla korkuyorum
ÇÜNKÜ; BEN İLK DEFA SEVİYORUM

Attila İLHAN

Demirasi aşkını güzel anlatır...

CEYHAN, Sohbet Köşesi, 13 Eylül 2011



mehtap818

İki ağaç vardı... yan yana

… özlemlerimizi yine çok güzel ifadelerle dile getirmişsin.
O arka yolu özlüyorum bazen. Hani iki ağaç vardı yan yana, zaman zaman kızlar altında yatar hatta Aslan da. Asi ile Demir karşılaşır. Süheyla ve İhsan Bey merhabalaşırlar. O yolda yürümek istiyorum ben de.
Asya nasıl ulaştıysa diğer çiftliğe ben de ulaşırım herhalde.
Verandada Süheyla Hanım’a bir merhaba derim. Bahçede çalışanlar, o akşam Asilere yemeğe gidecekleri için Süheyla Hanım’ın dilber dudağı tatlısı yaptığını düşlemek isterim.
Onları, oyuncuların hepsini oraya Hatay’a götürmek yeniden yeniden yaşamak isterim herşeyi. 72 ve devamını kaldığı yerden çekebilecek bir yönetmen ararım düşlerimde.
Aynı olmasa da, aradan çok zaman geçse de, ben o aynı seyirci olarak dizinin içine girerek benimseyip hayatım boyunca onları izlerim.

Bugünü Antakya’da yaşayan arkadaşınız.

serapSU, Sohbet Köşesi, 13 Eylül 2011


funda

Kumla buluşurdu ayakları...

Uzun saçları dümdüz fönlü, beli düşük, kumaşını taşlayan körpecik ciğerler iflah olmaz hastalıklar kapmış daracık kotun üstüne beyaz penye giymiş, ayağında moda olandan spor ayakkabı taşıyan kızlar olurdu bizim caddelerimizde, sokaklarımızda. Bazıları giyimi çok sever, markalı gözlükleri ve çantalarıyla da gözükürlerdi, vitrinlere uzun uzun bakarken. Neredeyse tek tarz vardı bizim bildiğimiz büyük şehirlerdeki hayatta, giyimde; o da buydu.

Toprakla işleri olmazdı şehirde büyüyen gençlerin, genç kızların. Kumla belki yazdan yaza buluşurdu ayakları. Denize girerken.

Eller bakımlı olacak şehirliysen. Nasır filan olmayacak o pamuk ellerde. Aman Allah, nasır mı, yara bere mi ellerde; o da ne. Koca bir korkulu rüya. Çiftlik kızlarında olursa olur öyle şeyler ancak. Hani köylerde filan. Alışılmış şehir, metropol düzeninde elde nasır, avuçta yara ne gezer. Ama dar ayakkabılar yüzünde ayaklar sıkça mustariptir nasırdan. O da ne can yakıcıdır. Uğruna şiir bile yazılmıştır vaktinde Orhan Veli tarafından.

Ağaçlar mı? Ağaçlar sorulur mu hiç, anaokulu, okul servislerinde büyümüş, kırları çizgi filmlerde görmüş, dereye hiç düşmemiş bir kent kızına. Bilmeyecek ne var bu soruyu. Onlar sadece bulvarları süsler. Refüjlerin belli aralıklarla dizilmiş yapraklı şenlikleridir. Eski caddelerde çapı en geniş olanları bulunur. Eski cadde kadar yaşlı olduklarından. Bir de Kuğulu Park’ta vardır ulu ağaçlar.

Ağaçlar, üzerine âşıkların isimlerinin baş harflerinin yazılması için dikilmiş olmalılar şehirlerde. Çünkü kimsenin su vermediği, dibini çapalayıp bellemediği, yazın altını açıp çukurlaştırıp yağış mevsiminde su tutmasını sağlamadığı kışa doğru da soğuktan korumak için çukuru iyice toprakla kapatmadığı ağaçlar başka ne amaçla dikilmiş olabilir ki şehrin göbeğine. Ha bir de “ağaç, havanın oksijen oranını arttırırmış, havayı temizlermiş” bilincine gelenlerin de giderek arttığı şehirlerde kimse kolay kolay bir ağacın ne ağacı olduğuna dikkat etmez. Bilmez de zaten. Ama arabanın hangi model olduğu asla gözden kaçmaz.

Evlerde balkon varsa hava alınır. Alınan hava egzoz kokar, kömür kokar. Kirlidir.

Pencerelerden, balkonlardan yandaki blokla arada kalan boşluktan koca gökyüzünün küçücük bir parçası gözükür. Belki bazen birkaç yıldız da görülebilir geceleri koskoca galakside yüzen. Ay, ne zaman dönüp dolanıp yan blokla arada kalan küçük boşluktan gözükebilen gök parçasına gelirse o vakit görülür. Ay, gezentidir. Yıldızlar sabit.

Mısır koçanları olsa olsa pazar tezgâhlarında, manavlarda ya da marketlerde bulunur. Başka renkte, kokuda tatta başka meyvelerle, sebzelerle yan yanadır oralarda. O sebzelerin, meyvelerin hiçbiriyle de hemşeri değildir. Yan yana dursalar da hiçbiri yan yana yetişmemiştir. Birbirine uzak tarlalarda, ırak topraklarda, farklı iklimlerde yetişmişler; kamyonlara yüklenip getirildikleri şehrin marketlerinde yan yana dizilmişlerdir.

Doğanın sunduğu tüm renklerin bir arada yalnızca marketlerde görülebildiği, ağacın yalnızca caddelere gölge ettiği, çatılarda sadece güvercin, kumru, saksağan ve serçenin tünediği şehir hayatına ne güzel kaptırmış gidiyorduk. Koşuşturmacayla, teknoloji deryası içinde, doğasız.

Televizyonları “Ah bir belgesel bulsam da akarsu, orman, dağ, tepe, yamaç, bayır, kuş türleri, dere kenarı, göldeki sazlıkta yüzen ördekleri görsem” diye açıyorduk.

Bir gün yine öyle düşünerek açtık televizyonları. İşten henüz gelmiştik. Bir küçük ofisten bir küçük eve. Doğaya açılan bir pencere olmayan kalabalık, yorgun bir mahallenin göbeğindeki, araba park sorununun had safhayı aşıp çözümsüz hale geldiği bir sokaktaki küçücük eve.

Televizyonu açtık; öyle bir pencere açıldı ki birden. Bir ovaya. Bir tarlaya. Mısırlarla dolu. Bir çiftliğe. Taştan örülmüş duvarları. Avlulu. Sade. Görkemi de zaten orada. Bir güney şehrine. Hatay’a.
Yolumuz Hatay’a çıktı televizyonun düğmesine basınca. Asfaltsız yollara. Tozlu topraklı yollara. Ankara’nın atkestaneli caddelerinin tam tersine bir çiftlik yoluna. Atkestaneleri de çok güzeldir. Hele Haziran’da çiçek açtıklarında. Koca birer çan gibi çiçeklerini kuşandıklarında. Kimi beyazdır. Pembe olanları da vardır.

Çiftliğin kapısından düşünmeden girdik. Oysa bizden önce o kapıdan içeri neler girmemiş neler. Sevgiler, öfkeler, kinler, gizli düşmanlıklar. Çiftlikte neler barınmamış neler. Sırrı bile varmış çiftliğin sırra kadem basıp giden bir genç kızın beraberinde götürdüğü. Oysa sadece tavuklar, ağaçların püfür püfür esen rüzgârda oynaşan narin yaprakları, taş duvarların ardındaki odaların yerel tarzda döşenmişliği, mutfağın onca insanı doyuran lezzetli, zahmetli yemekleri bile büyülemişti bizi daha ilkten. Bir de ardından buruk öyküler, fırtınada başlayıp melteme çeviren erdemli sevda ile tanışınca hepten o çiftlikten olduk. Çiftlik sahipleri bile bilmez biz o çiftliği de içindekileri de, içindekilerin öykülerini de nasıl içselleştirdik.

Kızları da vardı çiftliğin; sonradan olma oğlu da. Sahibi de, karısı da. Ağa dedesi de. Ama ille de o çiftlikte, birlikte güzeldi hepsi. Tarlaların yamacında. Hatay güneşiyle aydınlanan günün altında.
Metropolün göbeğinde, çoğumuzun belki içinden çıkıp geldiği ya da yakınlarının çiftliklerinde gördüğü hayatı bir gün iş dönüşü televizyonu açınca yeniden görüverdik. Çocukluğumda teyzemlerin kirazlık, beyaz kirazlık, elmalık, vişnelik, şeftalilik, yoncalık ve fiğ tarlasından oluşan çiftliğini zaten hiç unutamamışken çıkıverdi karşıma. En ilk gördüğümüz sadece bir çiftlikti. O çiftliğe giden uzun ve gölgeli bir yoldu.

Öyle bir çiftlik yolu ki sanki bir rüya yolu. Palmiyelerin gölgesinde. Çiftlik kadar eski olmalı o palmiyeler de. Bir asırlık olmasa da bir asra birkaç on senesi kalmış bir çiftlik ve onun hep yürünesi yolları. O yollara girdik. O yollarda yürüdük. O yollarda yürüyenlerle yürüdük, koşanla koştuk, gülenle güldük, ağlayanla ağladık. O yollarda yürüyenlerin kimisi yoruldu teker teker; yarı yolda kaldı. Biz hala yollardayız. Hatay baharında, kurak yazında, esintili güzünde hatta kışında.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 12.09.2011


funda

9 Eylül 2011 Cuma

Liman...

Burada dostlarımızın isimlerini görüp yazılarını okumak ve yine sessizce derinden bir asi yolculuğu yapmak artık günümün bir parçası. Buram buram tarih, mimari, sanat, kültür kokan büyücek , kendi halinde bir kentin en az yarım asır önce inşa edilmiş bir çiftliğinde tohumları toprağa serpen, sonra da her sabah yeşeren , baş veren var mı diye gün doğar doğmaz tarlaya koşan Asi, benim için hayat tarzıyla, doğasıyla, mimarisiyle, kardeşler arası bağla, aile bağlarıyla, oyuncuların o role tam biçilmiş kaftan olmalarıyla bize özlediklerimizi, unuttuklarımızı, mahrum kaldıklarımızı sunan bir olgu oldu. Hepimize de bir liman oldu. Yalnızca 71 kerelik izleyebilme sarsıntının bile yerinden sökemediği bir liman. O limanla ancak binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşmış antik limanlar kıyaslanır.

… ASİ’ye güzeller güzeliydi. Kendi de güzeldi, huyu da suyu da. Yaşadığı çiftlik de, babası da, giysileri de. Fatma Annesi de. Gizli köşesi de. Onun farklı özelliklerini, canla başla tarlada çalışmasını, uykulu gözleriyle geceyi sulama işinde geçirmesini anlatmakta deyimlerden faydalanabildim. “Erkek gibi” deyiminden. Orada kast cinsiyet ayrımı değil elbette.

Onun, babasının sağ kolu, tarlalarının yılmaz çiftçisi, sürülerin şefkatli veterineri, yan çiftliğin oğlunun içli sevdalısı, Hatay’ın dışına okumak için bir kez, Adana’ya çıkmışlığını, o doğallığı, içtenliği çok sevdik. Uzaklarda bir genç kız olarak hayallerini büyük şehirlerde yaşamak yerine bazı yazların kurak geçtiği, kuraklığın ekinleri, mısırları kasıp kavurduğu, hasatsız bir yaz sonunda giderleri karşılamak için nasıl da didindiğini çok sevdik. Bizim saçları maşalı, etekleri geniş, beli kalın kemerli, tozlu yollarda ayakları lastik çizmeli Asi Nehri yosunlarından gözlü ASİ’yemiz çok güzeldi. Güzeller güzeliydi.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi 07.09.2011

Balim

Güneşle köşekapmaca...

Bahar... yaz... işin içinde olmasa...
o, uzuuun uzuunnn geçmekte kararlı olan kış mevsimine bu kadar gönüllü katlanır mıydık? acaba...
Güzelim Bahar zamanı için "yer-gök yüzümüze gülüyor" demişti Ökkeş efendi... .Asi ile tarlalara giderken artlarında at üzerinde gelen Demir'e...
onlar gün doğumu-gün batımı tarlalara gidedursunlar...
bizler günü birlik, açıp solan çiçeklerin hızında tükettik Baharı...
ama... o giderken... peşine yaz'ı takıp getirmişti... baharla yeşeren ekinlerin hasat edilmesi için... öyle de yaptı Asi... ve toprağın diğer insanları...
Asi'miz... her hasat zamanı yaptığı gibi... boylu boyunca uzanıvermişti kamyon kasasına... mutlulukla...
Doğa sonra... yine bildiğini yapıp...
yenilenmek için...
ona emanet edilen tohumlara can vermek için...
Sonbaharda... son hasadını yapıp kışın kollarına teslim etti...
Doğa... kendi devinimi içinde yenilenmesini yaparken... biz insanlar boş mu durduk.
ne mümkün...
Yaşam çarkı içinde bizde kendimizi yenilemek için yazı bekledik çoğunlukla...
koca bir kış... çalıştık... okuduk... didindik...
güneşle köşe kapmaca... rüzgarla yarışma zamanıydı yaz...
bir yerlere gidebilenler için tebdil-i mekan zamanıydı ayrıca... ...
gidemeyenler için balkon zamanı... (bknz:ben... )
her güzel şey gibi hızla gelip geçti... gidebilenler için dönüş zamanı geldi çattı...

Asidostlarım dönüyor birer birer sayfamıza... hepiniz hoş geldiniz...

*naile*, Sohbet Köşesi, 6 Eylül 2011


MELEK

8 Eylül 2011 Perşembe

Başı hep sevdalı...

Kah başında yemeni, kah saçında saman çöpü. Ama başı hep sevdalı.

Bazen çoban, bazen yaban. Ama hep kuzuların içinde bir ana kuzusu. Kuzulara bakar da hem. Veterinerlik onun mesleği. Elinde doğar kuzular. Elinde iyileşir koyunlar. Sürülerle koyunu kurtarır bazen yan çiftlikteki salgından. Uyumadan. Yemeden içmeden. Gıdası salgından çıkmış koyunların neşeli meleşmesi olur. İşte keyif budur.

Gururlu bir babanın kızı. Gurur ona vız gelen bir ağanın torunu. Gurur yıkar; ama yıkılmaz. Yine de gururlar da çiğnenir bir gün. O gün kalp söz dinlemez. Kalp başka atar. Kalp içine gireni dinler. O ki bazen düşman bellenmiştir yan çiftlikçe. Yan çiftlikler birbirine hasımken yan yana gelemeyen yanık yürekler atar kimseler bilmeden orada, birbiri için.

Kanun adamı babanın, kanunsuz işler yapmış dedenin torunudur. Aşkın kanunlarının önünde de boyun eğmiştir. Boyun eğmişlikle diz çöktürmüştür dize gelmez hasımlıklara.

Erkek gibi desem değil tarlalarda ağa dedesi gibi yürürken. Babası gibi toprağa sevgiyle sarılırken. Kız gibi mi desem. En iyisi çiftliğin lastik çizmeli kızı demek onun için gecesini gündüzünü ekinlere adayan.

Eteği en kloşundan. Has deriden kemerinin ucu, tokasından sarkan. Gömleği elde dikme. Hazır giyim bilmez hiç. Terzileri vardır ustasından kaç kuşaktır. İğnesi pek maharetli. Seçtiği kumaşların deseni allı güllü. Yapraklı, dallı. İncecik çiçekli. Yakaları su taşlı, düğmelerin kenarı fırfırlı. En has kız giyimindendir yani. Pantolonu bile o eskilerin etek pantolonlarından. Ata binerken giyilince pek yaraşandan. Ancak o giysinin içindeki kız, erkeklere kök söktüren cinsten.

Ne ışıklı caddelerde gezer ne pahalı vitrinlerde göz gezdirir. Yazın kurak tarlaların tozu içinde dolanır, kışın çamura bulanır. Lastik çizmelidir ayakları. Çiftliklerinin lastik çizmeli kızıdır. Annesinin gözünden sakındığı koltuk takımlarına bulaşır çizmelerinin çamurlar. Çok homurdanır annesi yüzden. Bir elma ısırırken gizliden güler geçer bu söylenmelere. Ertesi gün yeniden çamur dökülür lastik çizmelerinden salonun el dokuması, kök boyası yün halılarına, ortalığa.

Koltuğu duvar üstleridir, bir ıssız köşedeki ağaç altıdır. Nefesi rüzgarda derinleşir. Ovasız yerlerde nefessiz kalır. Arkadaşı da yoktur kız kardeşinden başka. Hiç arkadaşı yoktur hem. Bir küçük oğlanı, Hasan'ı saymazsak. Dünyası; tarlası. Bir de sonradan sonraya sevdası. Böyle akar onun hayatı Asi nehri boyunda.

Taş duvarlarda oturur taş köprüler üzerinde ağlar. Taşlaşmış yüreklere dokunmak ister. Taşları yumuşatmak ister. Hani o kuzularının tüyleri gibi. Yumuşacık yapmak ister keskin, bıçak gibi keskin hisleri.

Alır başını gider ara ara dere tepe. Aklına esince. Estirince. Ne anası babasına ne sevdalısına halini anlatamadığında. Hatta kendi de kendini anlamadığında. Dağlara, deniz kıyılarına. Saklı köşesine gider. Uzanıp giden ufka bakar. Elleri dizlerinin üzerinde kavuşmuş, gizli yerinin tek ağacının altında çömelip kalır. Ta ki o demir ses, ipek bir seslenişle ismini söyleyene dek.

Şelalelerin, tarlaların, çiftliklerin, portakal bahçelerinin güzelliğini bilir. İstanbul'u bilmese de. Kır çiçeklerinden desenlenmiş fistanlar giyer. Lameler, ruganlar, tuvaletler giymese de. Bir de bir altın lira takınır. Şenlikten bulma. Sabundan çıkma. O altın ki kimin sabunundaysa onu bulan evlenir kısa zamanda. Altını koyanla hatta.

Kır tarzının, çiftlik evlerinin klasik odalarındandır odası. Pirinç başlıdır karyolası. Danteller durur orada burada. Sehpalarda. Çeyizi ceviz sandıklarda saklanır. Bakır kap kacağından, el dokuması halısından. Kiliminden, etamin işlemeli, rahibe işi örtülerinden yemek takımlarından. Çeyizin hasındandır çeyizi.

Traktöre de biner ata da. Atı onun arkadaşıdır, traktör kader birliği ettiğidir. Tarla da sular üstü başı yaş olana dek, yağmur altında da ıslanır. Bir de yağmur altında bir ata binişi vardır. Sevdalısıyla karşılıklı yavaşça döne döne. Kuğu dansı yaparcasına. O ıslanma, o sırılsıklam ıslanma sadece yağmurdan mıydı acaba?

O ne delifişek. Ne asi. ASİ'ye. Kısa yoldan çağırıyorlar onu ASİ diye.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 03.09.2011

ysn

7 Eylül 2011 Çarşamba

Nereye kaçarsan kaç...





Ağır bir gülle gibi
aşkım
nereye kaçarsan kaç
asılıdır sana
nasıl olsa.
Mayakovski


Asidemir aşkı da böyle... Hangi dizide oynarlarsa oynasınlar kurtulamayacaklar Asidemir aşkından


CEYHAN, Sohbet Köşesi, 5 Eylül 2011

Suu(C)