9 Ekim 2011 Pazar

Ekrandan... kalbe...

…şimdilerde bizimkiler yok ama sonra beraber çıkacaklar ortaya inşallah. Yüzleri dinlensin şimdilik. Sonra yine Sevgili Gönülce iki ayrı diziyi birleştiren klipler de yapar inşallah. TV’nin bir köşesinde bir dizinin reklamı ekran da öbür dizi. Biz istediklerimizi ekrandan cımbızla çekip kalbimize gömeriz tekrar tekrar…

Aaa pardon dalıp gitmişim yine....

Evet … ben de görüyorum, hatta izliyorum birçoğunu… Ama vaktim oldukça... Dizileri 3-4 bölüm atlasanız da kayıp olmuyor. Bunun tek bir istisnası vardı ki o dizide malum tek bir sahne en az 50 kere tekrar tekrar sonra izlenirdi. Öylesi gelmedi bir daha... Ama itiraf edeyim izlerken ben hala o eski karakterlerine dalıp gidiyorum Asi oyuncularının. Hatta her mimik her konuşmada dizinin çeşitli bölümleri arasında gidip gelmeme neden oluyor. Aslında bunu da seviyorum itiraf edeyim şimdi.

Fatma Hanım’ı görmedim. Sanırım Ökkeş ve Goncayı gördüm bir yerlerde elimde kumanda gezinirken. İnanın Neriman Hanım’la İhsan Bey’in bir dizide beraber oynamalarına bile fitim. Onlara gençleri sorma fırsatım olur belki diye...

Canımsın, Ali, Hüseyin, Hüseyin'in aşık olduğu kız arkadaşı dahil hepsini çoook özledim. Burnumda tütüyorlar. … … aklımda Kozcuoğlu çiftliğinde, hadi hayırlısı...

serapSU, Sohbet Köşesi, 7 Ekim 2011

TY

Cuma alışkanlığı...

Bu yıl diziler beni hiç çekmiyor… e.min ben artık dizi izlemiyorum dediğinde şaşırmıştım, şimdi ben de öyleyim. Sadece cuma geceleri bakıyorum televizyona, cuma alışkanlığı ne yapayım… Allahtan orada eski dostlar var.

İhsan Bey, yeni dizide.. ama son derece başarılı. Babayı çok güzel yansıtıyor onu izliyorum. İhsan Bey olarak tabi.

Doktor Hanım da dizide, o da yardımcı evde sanırım!

Eee eski göz ağrımız, Yılmaz da dizide. Bana Tuba’dan Asi’ den güzel ayrıntıları hatırlatıyorlar, onun için izliyorum.

Asi’ye gelince… akşamları bazen reklamlarda izliyorum. Tabi ki özlüyorum ama Asi hep içimizde olduğu için çok bir şey fark etmiyor. Açıyorum bir bölüm, her karesini ezberlediğim için özlem bitiveriyor.

minikkulak, Sohbet Köşesi, 4 Ekim 2011


ANTE

Başı ille de yemenili...

Şimdi herkes köşesinde. Kimi evli, kimi başka dizilerde. Hatta bizim lastik çizmeli kız neredeyse yakında anne.

Onlar köşelerinde. Başka adlarda başka kentlerde; bambaşka hikayelerin içinde. Ama başımıza sardıkları bitmez tutku hep bizimle. Başımıza sardılar bu destanı, sonra çıktılar destanın dışına. Zaten öyle olacaktı bir gün ama bu kadar yakın olmasını beklemediğimiz bir anda oldu vedaları. Daha dalya bile dememiştik yüzüncü bölümü de devirip. Yetmiş birdeydik henüz.

Şimdi herkes kendi kabuğunda. Ya da bir dizi setinde. Aslan, Zeytinbağı’nda, Bursa yakınlarında. Oto tamircisi. Yine harbi. Yine dobra. Yine sevdalı başı. İhsan Bey, yine kız babası, kızıyla başı dertte. Evi yine sevimli belki ama bir sokağa açılıyor. Çiftlik çok gerilerde. Traktöre binmiyor artık. Büyücek bir arabası var şimdilerde. İhsan Bey artık tarlada değil, otomotiv sektöründe. Elinde vida, cıvata. İşi tamircilik. Kendi kalbini bile tamir edemeyen bir tamirci o şimdi. Kızının da tabii.

Şimdi herkes ayrı bir yolda. Ziya’yı görür gibi oldum bir dizide. Takım elbiseli miydi ne. O da tutturmuş gidiyor bir aksi yönde. Ne oduncu gömlekleri var üzerinde geniş ekoseli ne de çizme. Şöyle bir gördüm dedim ya. Bakıyordu gülümsemeden. Acaba sadece rol gereği miydi gülümsememesi yoksa içinde Hatay’a uzanan bir çiftlik yoluna duyduğu özlemden miydi?

Süheyla Hanım da sanırım bir dizide. Sanki onu da görür gibi oldum. Ama ne adını biliyorum dizinin, İhsan Bey’in yeni dizisinin adını bilmediğim gibi, ne de kanalını. Rüzgar onu da savurmuş bir yerlere. Yine vakurdu duruşu.

Cemal Ağa, yine ağa. Zaman zaman bir görünüp bir kayboluyor. Eee bu da ağalığın şanından olmalı. Bakalım bir daha ne zaman görünecek. Ali bile bir yerlere gitmiş. Yine oyunlar peşinde olmalı. Sanırım Demir’in babası da bir dizide.

Şimdi hepsi ayrı bir yerde. Gonca ile Ceylan nerede? Bir de Melek. Ya Fatma Anne? Bir onları göremedim. Yoksa Hatay’da mı kaldılar. Zaten bırakıp da gelinecek yerler miydi oralar.

Sanki Ökkeş de kapılmış gitmiş rüzgara. Sanki onun da çehresi vardı bir dizide. Çiftlik olmasa da yaşadıkları, başka kişiler olsa da canlandırdıkları; Ökkeş, o sadık Ökkeş’tir benim için. Ha Asi’de olmuş ha başka bir dizide.

Asi derseniz… O yeni Asiler peşinde. Biliyor ki bizim Asi hiç büyümez gözümüzde. Büyüyüp de olgunlaşırsa eğer, o çiftliğin kızı; destansı aşk hangi kopup uçup gitmiş sayfalarda unutulur kalır. Gençlikte filizlenen, gençlikle beslenen olaylar orta yaşta yaşanmaz. ASİ’ye hala çok genç ama bizim ne beklediğimizi biliyor o. Belki Kozcuoğlu Çiftliği’ni kotaracak, çekip çevirecek yeni nesil lastik çizmeli kızlar yetiştirmek üzere. Başı ille de yemenili. Atı ille de yağız. İlk sevdası ille de toprak, tarla tapan.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 04.10.2011


TY

2 Ekim 2011 Pazar

Açlık...

Asi ile birlikte keşke ben de şiir yazsaydım dedim yazabilseydim keşke dedim...
...

İnsanın duygularını sanat yüklü yollar ve araçlarla aktarabilmesi ne güzel bir ayrıcalık..

Asi, bende, olmayan yeteneklerime duyduğum açlığı su yüzüne çıkardı.

Bazen mutluktan ağzım kulaklarımda bazen de hüzünden gözyaşlarım ellerimi ıslatırken duygularımı sözcüklere dökmeyi ne kadar isterdim.
Ama dostlar sağolsun tam da düşündüğüm şeyleri kalbimin sesini yazılarınızda şiirlerinizde buldum ... ... tüm dostlarım.

serapSU, Sohbet Köşesi, 1 Ekim 2011


ANGlPNK(C)

1 Ekim 2011 Cumartesi

Üçümüz... ASİDEMİRASYA

Ben geldim yine... Bir Cemal Süreya mektubuyla.... Cemal Süreya 7 yaşında annesini kaybetmiş... Bütün sevdiği kadınlarda şefkati aramış... Birde erotizmi göze batmadan en güzel şiire döken ozan... Çok seviyorum onu... Oğlunun annesi Zuhal Tekkanat onüç gün hastahanede yatmış ve her gün ziyaretine giderken bir mektup şiir yazmış...Okusun diye...Okurken birden dikkatimi çekti... Üçüz, gözüz, biziz diyor.ASİDEMİRASYA bizimkilerde üçümüzdü... Ne güzel benzerlik...''HAYAT'' diyor... Birinin hayatı olmak ne güzeldir...

“Zuhal'im, hayat!
Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N'olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanıbaşımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. "Üçüz, gözüz biz." Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo'yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.

Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşcül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo'yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.

Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin...
Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?

Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: "Jesuis un Sentimental." O filmdeki adam gibi miyim nedir?
Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür.

Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni.

Yaşayacağız.

Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.

Aşk büyüdü, aşk!

Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım.

Yüzüğünden öperim.

( 12 Temmuz 1972 )”


Cemal Süreya


CEYHAN, Sohbet Köşesi, 1 Ekim 2011

NERGIZ=)

Milliyet, haber...

Hatısaru, S 2011, Milliyet, Cadde, s.4





Saklanan yazı...

Bu sabah kitaplığıma bakarken elime sakladığım bir yazı geçti… bir kısmını paylaşmak istedim;

“İyi bir dizi izleyicisi olduğum söylenemez. Rastlantı sonucu Asi’yi ekranda gördüm. Olaylar geliştikçe onu tutkuyla izlemekten kendimi alamıyorum. Aile saygınlığının öne çıkarıldığı dizi, aile yıkımıyla sarsılmış hayatımdaki boşluğumu doldurdu… ama asıl olan dizide… onur, kişilik, gurur, sadakat, saygı, dostluk gibi evrensel değerler işleniyordu.
Düzenbaz görüntüsü veren sevimli dede damadını yönlendiremese bile kızı ve torunlarına sevgisi göstermemezlik edemiyor… Baba dışından yenilmiş ama içindeki kayayı kimse oynatamıyor... Anneyi nice olaylar çaresizliğe itiyor ama sevgisini sarsamıyor. Kişilik ve inadın simgesi Asi içimde magmaya dönmüş ruhsal patlamayı dinginleştiriyor… Sabrıyla aşkının tutkularına yem olmasını önleyen Demir… Asi de böyle bir insan kokusu var… Simit sarayları nasıl McDonald’sa kafa tuttuysa, Asi gibi diziler de, diziyi sulu sulu Amerikan şamatacılığının, kof aşklar üzerine kurulu sonu gelmez Brezilya saçmalıklarının kökünü kurutmuştur.”


İşte Asi böyle bir diziydi… belki de tek diziydi… onun için onu çok sevdik ve seveceğiz.

minikkulak, Sohbet Köşesi, 28 Eylül 2011

Not- Alıntı, 4 yıl kadar önce Cumhuriyet gazetesinin sanat ekinden kesilip saklanmıştır. Ne yazık ki yazanı şu an için meçhul, fakat bir gün yazarını da ismen anabilmeyi diliyoruz.


BÜŞRA

Romeo ve Juliet neydi?

…"2400 yılları" aklımın bir köşesinde… "geleceğin kardeşlerine" mesajı iyice depreştirdi içimdekileri. Bizlerin ömrünün görmeye yetmeyeceğini çok iyi bilsem bile, o kadar inanıyorum ki, Asi-Demir’in ömrünün çok şeylere yeteceğine… şu an fark edilmese bile bir ‘destan’ yaratıldığına ve asırlarca dilden dile söyleneceklerine, görüntülerinin hiç kaybolmayacak kadar kopyalana kopyalana elden ele geçeceklerine. Onlar sanal karakterler… biz onlara takılıp kaldık! Romeo ve Juliet neydi? Döneminin sanalları… Onları bugün tanımayan var mı? 400 yıl sonra, bugünün hala inanılanları… Asi-Demir’e inanç onlarınkinden az mı?

e.min, Sohbet Köşesi, 30 Eylül 2011

SYMHS

Yağan yağmurda sırılsıklam...

Erdem aşkta olursa, o aşk destan olur. Çok aşk var mutlaka orada burada. Kendi içinde. İki kişi arasında. Arı. Tertemiz. Bildiğimiz de var, bilmediğimiz de. Bildiklerimiz, bilebildiğimiz kadar sadece. Öyle enikonu değil. Öyle uzun uzadıya değil. Ne kadarını görüp duymuşsak o kadardır o aşk ile ilgili bilgimiz.

Gözler önünde erdemli bir aşk olursa... O gözler önündeki erdemli aşkın zamanı, mekanı, ortamı düşlediğimiz boyutta olursa... O düşlediğimiz boyutta yaşanan aşk, doğanın en güzel görüntülerinde, kırlarda, tarlalarda, ağıllarda geçerse... O kırlar, tarlalar tarihin her şeyiyle yıkayıp yuduğu, kendi rengine boyadığı bir kentte uzanıp giderse... O kentte tersine akan bir nehir can verirken tarlalara, canlar alarak can da yakarsa... O kentte kayıp yenidoğanlar, kayıp gençlikler, kayıp sevdalar küllenmeyen bir köz halindeyse... Yağız atların sahiliyse o kentin sahilleri...

O yağız atlar terkilerinde uzun eteği ya da uzun etek pantolonu yağız böğürlerini öreterek Asi gözlü, gururlu, maşalı saçlı, lastik çizmeli bir kız taşırsa... At binen kızın karşısına at binen bir oğlan çıkarsa yağan yağmurda sırılsıklam olduğunu fark bile etmeyen...

Sevdadan sırılsıklam yan çiftliğin oğluysa o bir de. Evvelce büyüklerce yazılmış öfkelere, kinlere, nefretlere kova kova Asi sularından döküp, sayfaları temizlerken kendi gözyaşları Asi’yi doldurursa...

Sabırla, sevdanın ivmesiyle her zorluğa göğüs gererlerse... İşte bu zor mu zor, biri başarılsa diğeri atlanamaz yüksek duvarlar, eller kollar çizilerek; dizler yara bere içinde kalarak; avuçlar kanayarak tırmanılıp atlanırsa...

Erdemli aşk yani sadece iki kişilik, sadece sevda bağı üzerinde temellenmiş aşk kazanırsa seneler de sürse her çileye katlanıp;

İşte Asi odur. İşte Asiye, o at binen kızdır. Tek ve yalnızca odur ASİ’ye.

İşte yağmurda ıslandığını bile göremeyen sırılsıklam aşık Demir yürek, o yan çiftliğin oğludur. Tek odur.

Böylesi gelmedi. Asi dizisi, TEK ve YALNIZCA O.

O kadar.

Acemi Demirci, Sohbet Köşesi, 29.09.2011



dnz

Biliyorum... biliyorum

…bugün Hatay’a gittim… daha doğrusu, Hatay ili her şeyi ile bulunduğum şehre geldi. 4 gün illerini tanıtacaklar… … … Önce yemek kısmındaydım. Uzun çarşı esnafı ile uzun uzun sohbetler yaptım. Hiç yokmuş gibi kekikler, kimyonlar, kırmızıbiberler aldım. Sonra sini kebabı yedim. Bilirsiniz, Fatma onu güzel yapar… künefeyi de yedikten sonra dolaşmaya başladım. Kendime bir Tike kolyesi aldım… Tike Antakya’nın koruyucu tanrısıymış, daha önce neden duymadım diye hayıflandım. Tike tersine akan Asi nehrinin Antakya’ya zarar vermemesi için ayaklarıyla nehre bastırıyor ve Antakya’nın sular altında kalmamasını sağlıyormuş.

Oradan Samandağ’ına geçtik, ipekler ve iğne oyaları orada bekliyordu. Daha sonra Vakıflı köyüne geldim… başta ceviz reçelleri olmak üzere her şeyin reçeli oradaydı. Oradaki bey dikkatimi çekti… nereden hatırlıyorum diye sordum… Vakıflı’nın muhtarıymış… “Siz Asi’nin organik tarım yapan arkadaşı değil misiniz?” dedim… güldü, “Nasıl tanıdınız?” dedi. Artık ‘her karesi aklımda’ diyemedim… muhtar bana “Bakın, karşıdaki reyonda kim var!” dedi… döndüm… oradaydı… bütün asaleti ve güzelliği ile duruyordu. Asi, “Hoş geldiniz” dedi. Organik tarım sebzeleri için gelmiş, her zamanki gibiydi… “Nasılsın güzel kızım?” dedim, “çok iyiyim” dedi. Asya okula başlamış. Neriman Hanım Asya’ya bakıyormuş. “Babam tarlada biliyorsunuz oradan ayrılmayı hiç istemiyor” dedi… “hoş Ceylan benim yerimi aldı babama çok yardımcı oluyor ama babam topraklarını bir türlü bırakmıyor ki” dedi o güzel gülümsemesiyle. Defne’nin İstanbul’daki lokantası iyi işliyormuş, sık sık Antakya’ya geliyorlarmış. “Demir’le çok mutluyuz, merak etmeyin” dedi. Demir İstanbul’daymış… “Hepinizi biliyorum tanıyorum… sizler beni yaşatmaya devam ediyorsunuz ya bu da bana yeter” dedi. Bizler Antakya’da sizleri bekliyoruz, gelin dolaşın… sokaklarda, Samandağ’ında, Reyhanlı’daki konakta, Arsuz’daki evde… “Biz oradayız, siz beni unutmadığınız sürece hep var olacağız” dedi.

“Asi… güzel çocuğum, bizim sizi asla unutmayacağımızı biliyorsunuz, siz bizim yüreğimizin tam ortasındasınız, sizi seven herkes sizinle sizi yaşatarak yaşayacak” diye cevap verdim. O inanılmaz gözleriyle bakıp en güzel söylediği cümleyi tekrar etti “Teşekkür ederim”… incecik sandaletleri ayağında, kısa kollu bluzu ve eteği ile sanki ışıklar içindeydi… “Hep beraberiz” dedi, “Demir’i ve Asya’yı çok seviyorum… bizim aşkımız sonsuz bir aşk, hiç kimseninkine benzemiyor.” “Haklısın kızım” dedim… “seni çok seviyoruz” diye cümlemi bitirdim. “Biliyorum” dedi “…biliyorum”.

Ürünlerden almak isteyenler vardı, o nedenle içim burkulsa da onu bırakmak zorunda kaldım. Bana uzaktan seslendi. Tuba Hanım da evlenmiş, hamileymiş, sağlıklı çocuklar olmasını Asya’yı sevdiği gibi onları da sevmesini el sallayarak diledi. Oradan ayrılırken gözlerimde yaş vardı… neden bilmem! Defne sabunların standına geldim, şampuan alırken satıcı “ünümüz arttı” dedi. Ben de “bu ünü ASİ dizisine borçlusunuz” dedim. Satıcı bey “çok haklısınız, eğer Asi olmasaydı Antakya olması gereken değeri asla yakalayamazdı” derken, uzaktan sanki Asi’nin önünde eğiliyordu. Güzel kızım, dar sokaklarda Demir’e bakarken… Antakya’dan ayrıldım.

…bu etkinliği düzenleyen İzmirli Antakyalılara teşekkür ettim. Hepsi çok kibardı. Asimizi Antakya’sında bırakarak alandan ayrıldım. Dediğim gibi, neden bilmem gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyordu.

Sevgili dostlar hoşçakalın… Asiyle kalın

minikkulak, Sohbet Köşesi, 28 Eylül 2011


ASLIK(C)