14 Mayıs 2011 Cumartesi

Esen bir rüzgar...

Asi sayfalarından esen bir rüzgarın selam geçişiyle merhabalar, Asi sayfalarında da yazmıştım ben Asi dizisini o çiftlik, kır, bozulmamış dostluk ilişkileri, aile bağları erdemli, kirletilmemiş bir sevgi ki kimileyin Asi Nehri gibi tersine akmıştı, için çok sevdim. Sadece Asi ve Demir’i oynayan oyunculardan oluşmadı bu dizi benim gözümde. Ama o oyuncular kadar da o rollere gidecek kimseleri bulamazlardı zaten.

Ne daha önce öylesini seyrettiğim ne de sonrasında rastlamadığım, içe işleyen, can evinden yakalayan, oyundaki duygunun dizi dışına çıkıp duyumsandığı Asi dizisini tüm oyuncularıyla, sevdim sadece Asi ve Demir için değil. Coğrafyasıyla, dekoruyla her şeyiyle “Harika” dedim. Hele hele gözlerimiz o muhteşem çiftliklerin, konakların, yüksek duvarlar ardına gizlenmiş Antakya evlerinin mimari detaylarında gezindikten, görsel şölenin en olağanüstülüklerini doya doya seyrettikten sonra bugün burada bitmiş bu dizinin bitmemiş tutkusunu hep taşıyacaklardan biri oldum.

İnce dökümlü kumaşlardan tiril tiril, çiçekli desenli elbiseler giymiş çiftlik kızları ve kadınlarını seyrederken, pantolona bürünmüş, iş hayatı içinde hatta üniforma bile giyen, üniformayı resmi olarak giymese bile kendimizce bir tür üniformalar uydurduğumuz gerçek hayatlarımıza bize bir kadının aslında öteden beri hep alışılmış ve yakınlarda terk edilmiş giyim tarzını hatırladık. Sadece hatırlamadık aslında böyle giysileri nasıl da severmişiz, nasıl da özlemişiz onları da fark ettik.

Asi ile aslında yitirdiklerimizi, yitirmekte olduklarımızı da anımsamıştık. Yani diyorum ki doğayı, kibrit kutusu bloklar arasında yaşarken göremediğimiz mimariyi, mimari incelikleri, taş işçiliğini, avlulu evleri, gelenekleri, bağ bahçe içinde yaşayıp ceviz ağacı altında, huş ağacı altında, akçaağaç altında, ıhlamur altında oturup serinlemeyi; rüzgar ağaç ardan süzülüp yüzümüzü okşarken biz de ruhları okşayıcı sözlerle sohbet etmeyi artık yaşayamadığımızdan olacak unutmuşuz. İşte bunları unuttuğumuza çok içerledik.

Asi’nin hazır giyime alışmış bizlere, terzide diktirilen, kumaşı giyen tarafından beğenilip seçilen giysileri içindeki kadınlar daha anaç, daha bir başkaydı. İnsanı daha insanca ve kendi doğasında gösteriyordu bu bol, dökümlü, efil efil esintide etekleri oynaşan çekçek desenli, yakası su taşlı giysiler. Neredeyse çoğu birbirine benzeyen kumaş ve desenlerden dikilmiş hazır giysiler içinde de elbette bizler kesinlikle insan gibi duruyoruz ancak insani sıcaklığı o ev dokunuşunu, kadının kadınca doğasını, o kır çiçek, çayır çimen, dağ bayır görüp, onların içinde dolanmış olmanın; itirafı anlamına gelen çiçekli, dökümlü giysilerden biraz da moda akımları yüzünden uzağız şimdi. Şimdi çoklukla geometrik desenler, ekoseler, çizgili desenler seçiliyor giysilerde. Nasıl böylesi seçilmesin ki uzun bloklara, uzayıp giden yollara bakarak yaşarken. Oysa kırda, bayırda, alim düğmeleri, gelincikler, papatyalar, turp tepeleri, kantaron çiçekleri, çiğdemler, yabani zambaklar arasında gezerken insanlar giysilerinde ara sıra geometrik desenleri seçse de daha çok çiçekli, yapraklı, allı güllü desenler seçecektir.

O nefis taş işçiliğin alabildiğine işlendiği muhteşem ama bir o kadar da sade Kozcuoğlu çiftlik evinin teras sefaları unutulabilir mi? Rüzgarın terasın köşelerinde gezerken terasta alabildiğine uzanan yemyeşil tarlalarını seyreden ev halkını serinletmesine Hatay güneşi altında terasta içilen çaylar da yardımcı olmuyor muydu? Geceleri çiftlik duvarına oturup dertleşen Aslan da dahil dördü kız beş kardeşin konuşmaları bugünün kardeşsiz tek çocuklarının ütopyası olacak cinstendi.

Yağız atla gezintiler, esintili sahil buluşmaları, rüzgarda eğilen yemyeşil maydanoz tarlaları, Hatay yemekleri, Hatay’ın dar sokakları, eskimiş ama eskidikçe güzelleşmiş taş evleriyle çok sevmiştim Asi’nin yaşandığı mekanları. Hepimiz çok sevmiştik iyi biliyorum. O noktada da buluştuk zaten.

Biz bunları tekrar Asi ile yakaladık. Çok da sıkı tuttuk tutmasına ama sadece bizim sıkı tutmamız yetmedi.

Asi’yi oynayan Tuba Büyüküstün’ü de sevdik ama ben en çok Asi’yi, o karakteri sevdim. Elbette Tuba Büyüküstün'ün asice dökülen saçları, kalın kaşlarıyla yüzüne düşen doğallık onu çok kolay benimsememize fırsat verdi. Güney’in zengin ve okumuş çiftlik ağasının torunu hem de kızı daha İstanbul'u görmemişti. Onun bu anları açık yüreklilikle söyleme içtenliğini ama bazen yersiz bulsak da gururunu sevmişti. Asi böyleydi iste. Tuba Büyüküstün Asi’ye benzer mi benzemez mi ilgilenmedik. Biz Asimizi sevdik. Asi dizisini tümden sevdik.

Has deriden çapraz takılan çantalar, gönden çizmeler, diz altında biten bol etek pantolonlarla çağdaş Scarlett O ‘Hara olarak tanımladı ben Asi’yi Asi forumlarda. Rüzgar Gibi Geçti bir kitap adıydı evvelce benim için sadece. Scarlett O’Hara, yedi yüz sayfalık bir romanın kahramanıydı. O romanın filmi diğer filmlerin en az iki katıydı. Üç saatlik bir filmdi ve hiç bir televizyon kanalı o filmi tek kerede gösteremedi. İki bölüm halinde iki seferde gösterdiler. Bizim çağdaş Scarlett O’Hara’lı dizimizden biz böyle bir sürüp gidiş beklesek de bizim dizimiz gerçekten rüzgar gibi geçti. Gördük.

Bizim Asi dizisi bitti.

Dizideki Asimiz el oldu gitti.

O artık Hasret sonra başka biri olacak.

Benim hep çağdaş Scarlett O’Hara olarak tanımladığım Asi öyle bir rüzgar hızıyla geçse de biz geçmiyoruz o hızla. O hızla hala Asi sayfalarında esiyoruz.

Acemi Demirci 13 Mayıs 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme